30 Ekim 2010 Cumartesi
MARTILAR
Damla bir mercek gibi senden gelen sevgi mesajını cama yansıtıyor Üsküdar'ın ters dönen siluetinde.
Kimse anlamadığı,
Bir tek benim okuyabildiğim.
Daha sonra makine dairesini sarsması ve rüzgârın da etkisiyle senden gelen bir önceki mesaj damlacığına birleşiyor bir yenisi,
Cümleler dizelere dönüşüyor.
Ne güzel şeyler yolluyorsun, ne kadar zarif, bir o kadar da sıcak
Yer çekimine yenik düşen iri damla süzülüyor yavaşça, arzın çekim merkezine doğru.
Bu sabah kahvaltım yine bir simit ve bir bardak sıcak, şekersiz çay.
Dilimde kalan lezzeti, kötü bir kesmeşekerle bozmak hiç istemedim “yaklaşık 25 senedir”.
Çayın damağımda bıraktığı burukluk, taze simidin kokusu senli anlara göndermeler yapıyor.
Vapur sanki bir bilinmeze gidiyor, her günkü bildiğim rotası üzerinde,
Martılar hala damlacıklar bırakıyor cama, önceki dizeler süzülürken yenileri oluşuyor,
İstanbul'un bir başka siluetinde.
Yuvarlak masanın öbür yanında oturan kır saçlı Bey, cebinden küçük, kırışık, katlanmış kâğıtlar çıkartıyor, sıralıyor düzelterek.
Küçük anlamlı notlar besbelli kendince,
Yemek 15.YTL
Dolmuş 3.YTL
Daha yeni almış 250 kontör besbelli, üzeri kazınmamış,
Kâğıdın boş yerini yırtarak ayırıyor, kendince önemli notlardan.
Aslında fark etmiyor, onu izleyip küçük sarı kartonlarıma not aldığımdan habersiz
Anılarımda öyle bir an işte İstanbul'un kır saçlı, orta halli, Tonton Beyi
O da benim gibi bir çay bir simit istedi, kahvaltı zevkimiz tutuyor demek.
Hava dışarıda griye çalıyor Haydarpaşa iskelesine uğradığında.
Kim bilir ne anılar birikti çıkış merdivenlerinde, anıtsal Garın
Kaç el dokundu yapıldığından beri gişedeki pirinç korkuluğa bilet kuyruğunda beklerken.
Önünde oturup da kaç kişi sindire sindire çay ve simitle kahvaltı yaptı ben ve Tonton Bey gibi
Ve nihayet Kadıköy'e yanaşırken vapur, eski İstanbul'un siluetinde,
Bu sabah senden gelen son dizeler süzülüyor camdan,
Bir tek benim okuyabildiğim.
14.03.2007
Kadıköy
8 Ekim 2010 Cuma
YOL

Biliyor musun?
Yollara düşsem diyorum,
Taşıyabileceğim kadar mal, erzak, ne gerek varsa fazlasına.
Derler ya ” bir hırka, bir çıkın, bir çarık “ hani o kadar.
Uğrasam sırasıyla eski dostlara,
Kudüs’te Tapınağın kalanına, Süleyman’dan.
Oradan geçsem Gizza’ya, Kofu da anıları tazelemeye,
Santorini'de gün batımı Bach eşliğinde, kesinlikle bir kadeh şarapla.
Rodos’un dar sokaklarında lavta sesleri, eski kardeşlerden kalan taş binalarda,
Ver elin Malta, yeğeni ziyarete.
Büyümüştür görmeyeli, var belki iki yüz sene.
Biliyor musun?
Bundan on yıl sonra belki yirmi, çoluk çocuğa karıştığında diyeceksin,
“keşke ben de gitseydim o gün” muhtemelen kocanla didiştikten sonra,
Böyledir hayatın cilvesi, böyle zamanlarda karar verebimektir,
Anlatabilmektir yaşayacaklarını, cesur kararlardan sonra.
Belki on sene, belki yirmi.
Haydi! Ne duruyorsun?
Tut elimi yol uzun, hikâye bol,
Al çıkınını
4 Haziran 2006
Fındıklı
27 Ağustos 2010 Cuma
Dolunay, Şarap ve Kelimeler

Dolunay bir gece önce arzın gölgesinde hapsolmuşluğun hırçınlığıyla döküyor tüm nurunu Marmara’ya.
Masamda projemin kıyısına sıralanıyor kelimeler, şarap ve mumun düetinde.
Az evvel cetvelin boyunduruğunda düz hatlar çizen kalem, bir dansçı edasıyla süzülüyor hakkını verircesine bu armoninin.
Şarap, dil ve damak arasında, onca zaman bir sır gibi sakladığı meşe fıçıların aromasını bırakıyor, bir hediye gibi.
Teşekkür edercesine, hapsolduğu şişeden çıkarttığım için.
Bu gece hapsolmuşların tutsakların, özgürlük ritüelini yaşıyorum.
Marmara da mehtap,
kadehte şarap,
kağıtta kelimeler,
mum ve kalemin şahitliğinde.
Sönmeseydi ışıklar,
Olmasaydı tutsaklığı dolunayın bir gece önce,
Şarabın şişede, kelimeler beynimde onca zaman.
Ne bu yazı olacaktı,
Ne de sen okuyabilecektin...
22 Ağustos 2010 Pazar
Avlu
Tüm ağırlığını tek bir mil vasıtası ile mermer zeminde gömülü demirden yapılmış yatak üzerine odaklamış ve yüzyıllardır kusursuzca çalışan kapı.
Zaman koridorunun öbür ucundaki teknolojinin son noktası görkemli yolcu gemisinin görüntüsünü, ahşap geçmeli, sade geometrik motiflerle bezeli kapalı olan kanadıyla maskeliyor.
Açık olan kanadın aralığından insanlar, güvercinler girip çıkıyor zaman tünelinden geçtiklerini bilmeden.
Gelen güvercinler konamadan bir yere şadırvanın üzerinden yükseliyorlar göğe,
Eminim altı yüzyıl önce insanlar güvercinlere bunca zorluk çıkartmamışlardı tanrının evinde.
Son birkaç on yılın ürünüdür revak altındaki demir kuşakların üzerindeki uzun metal dikenler, tünemesinler diye güvercinler.
Aslında aynı mesafedeyiz yaratana biz ve güvercinler. Benim pergelimle ölçünce,
Hatta biraz daha yakın tertemiz yüreğiyle onlar, aklında bin bir düşünce ile kubbe altında secde edenlerden.
Güvercinlerin tek huzurlu anları Mısır Çarşısına bakan merdivenlerin önünde yem satan ihtiyarların, birkaç metre çevresinde kendilerine yem atan çocuklarla yaptıkları kaçma kovalama oyunu.
Yerdeki darılar bitince duvar üzerindeki küçük çıkıntılara sığınıyorlar bir dahaki küçük tabak dolusu yem yere serpilene kadar.
O kısa zamanda bile yanına tüneyen dişi güvercine kur yapmadan duramıyor göğsünü kabartan yakışıklı,
Kabarttıkça güneşin ışıkları renk oyunları yapıyor yansımalarıyla tüylerin arasında.
Avlunun yıllardır basıla, basıla aşınmış en çok yürünen güzergahı, mermer zeminde avluya ilk gelene bile yol gösteriyor
Önce şadırvana, sonra cümle kapısına.
Bu güzergahı izlerken şunun ayırtına varıyorsun ki güvercinler altı yüzyıl önce bile daha ayrıcalıklıymış kadınlardan.
Sadece erkeklerin kullanımına göre tasarlanmış dantel gibi işlemeleriyle güzelim şadırvan.
Zaman tünelinde bir kıpırdanma oluyor belli belirsiz,
Teknolojinin son noktası gibi duran geminin siluetinin içinden, bembeyaz bir güvercin süzülüyor avludaki kaosun içine.
Kanatlarının süpürdüğü hava gelişini haber veriyor, geçen gelişinde olduğu gibi.
Birden duruyor zaman.
Havada asılı kalıyor diğer güvercinler,
Koşan çocuk, resim yapan ihtiyar,
Az önce serpilen darılar tek, tek havada donuyor merdivenlere düşemeden.
Bir tek onun kanat sesleri yankılanıyor, o mutlak hareketsizlik ve sessizlik içinde.
Yalpalayarak süzülüyor, belli etmemeye çalışsa da kanatlarına aldığı darbeleri.
Avucumda sevgi ve şefkat darıları onu beklermiş demek aldığımdan beri ihtiyardan.
Kondu yanımdaki taşa, donan zamanın sessizliğinde, anlattı tek, tek burkulan kanadını yaralanan yüreğini.
Hangi kokuşmuş beyin hangi taşlaşmış yürek, ne isteyebilir ki kanadından, yüreğinden, küçücük güvercinin.
Koca avluda zaman bile durdu sırf yesin darısını rahatsız edilmeden sakince mermerin üzerinde.
Avludaki mutlak hareketsizlik ve sessizlik içinde üç hareket vardı.
Biri sevgiye aç güvercinin korkmuş yüreği,
Diğeri güvercini sıcaklığı ile bunaltmamak için santim, santim ufka yaklaşan ve yaklaştıkça Leonardo ustanın ideal saatlerine göndermeler yapan güneş.
Bir diğeri de kırılan dalının acısının farkına bile varmadan yüreği güvercinin yüreğiyle atan koskoca Akasya, avlunun hemen yanı başında.
Kim bilir kaç buruk yüreği dallarlıyla sarmaladı olduğu yerden altı yüzyıl boyunca,
Kaç güvercine yuva oldu kanadı iyileşene, gökyüzünde özgür olmanın sevinçten takla atışını görene kadar.
Güneş yavaş, yavaş bir sonraki durağım Süleymaniye üzerinde kayboldu.
Ufukta son ışık huzmesinin sönmesinden hemen sonra zaman tekrar akmaya başladı,
Havada donan darılar merdivenin basamaklarında sekti tek, tek.
Koşan çocuk annesine sarıldı havada yüzlerce kanatın çırpınmasından ürkerek,
Yaşlı adam kara kalem resmine devam etti sabırla geçen onca süreyi fark etmeden,
Zaman tüneli yine yerli yerinde, bir tek benim görebildiğim,
Şadırvanda sular akıyor yine, sadece erkeklere mahsus tasarımıyla.
Güvercinler yine kısıtlı alanda, zoraki mutluluklarını yaşıyorlar merdivenin önünde, basamaklarda.
Beyaz güvercin mi?
O akasyanın güvenli dalları arasında bir tek güneş biliyordu hangi dalın, yaprağın berisinde, tam nerede olduğunu.
O da az önce kayboldu, sırların en büyüğüyle
Güvercin güvende olsun diye.
30.07.2006
Eminönü
15 Temmuz 2010 Perşembe
Saniyeler
Hiç mi hiç kıpırdamadığını,
Geometrik mükemmelliğin kadim sembolü daire,
Metal bir masa olarak önümde.
Kendi mükemmelliği ile tezatlık oluşturuyor
Engebeli yüzeyde dört noktadan yerleşmeye çalışınca yerküreye
Yerdeki küçük yükseklik farklarının karşısında dört ayak
Kendi içinde üçlü noktalarda denge bulmaya çalışıyor
Euklides ve Pitagoras ustaların kurallarıyla
Ve kadim sembol daire, yerküreye iki ayrı diklikte konumlanıyor
Bu diklik, dirseğinin metal dairesel masanın kenarına,
Yapılan baskı ile doğru orantılı bir formül oluşturmakta.
Ancak saniyelerin yere kazık gibi çakıldığında,
Kuramsal bağlantısı yok gibi görünen, o an gerçek yaşamla
Böylesine üçüncü dereceden geometrik formüller insanın beyninde cirit atarlar…
Daha da açalım.
Daire masanın yüzeyinde sadece çay bardağında dalgalanmalara sebep olan küçük açısal salınımlar evrensel boyutlarda baktığın zaman
Bir galaksiden diğerine zıplar.
Dairenin merkezine ve dairesel yüzeye dik güçlü bir lazer yerleştirebilirsen
Sabah saat 06.15.
Florence Nightingale girişindeki kafeterya
Dairesel metal masa, üzerinde bir bardak çay.
Saniyeler ise yere çakılmışlar
Kıpırdamıyorlar.
32.400. saniyeyi tek tek yerdeki taşların arasından sökmem,
Ait oldukları boyuta savurmam gerekiyor,
İçinde kaybolduğum bir çift mavi gözü tekrar görebilmem,
Benim için hala minicik eli tekrar tutabilmem için.
Yavaş yavaş diğer masalara da çaylar konuyor kimisinin elinde bir de sigara,
Her oturanın kendi saniyeleri yerde çakılmış, kiminin az kiminin çok
Demek ki bana ait çakılı saniyelerin birazını sökebilmişim az çok
Gün ağarmıştı buraya geldiğimde, şimdi neden karanlık?
Işığı algılamıyor gözlerim!
Bütün ışığım az önce bir sürgülü kapının arkasından gitti gülümseyerek.
Karanlık yere çakılı saniyelerin sökülmesini zorlaştırıyor giderek.
Benim için her şey donuk, durmuş, karanlık, soğuk.
Bitmeyen tek şey “umut”
Sadece onun ince ışığı aydınlatmaya çalışıyor dünyamı.
Onun aydınlığı az da olsa sökeceğim bu çakılanları.
Işık var ya,
Var ya umut.
Elinde bir mum doğudan gelen var.
Sıcak, aydınlık, bir dolu sevgi yüreğinde.
Dünyam aydınlanmaya, saniyeler sökülmeye başlıyor el birliği ile tek tek.
İlk mumun ışığına geliyor diğeri ellerinde mumları aynı sıcaklıkla
Bir, iki derken oluyor dokuz,
Ancak bilen bilir dokuz mumun erdemini, enerjisini.
Dünyam, içim aydınlanıyor sevgi ve dostluğun kadim gücüyle.
Yere çakılanlar çakıldığı gibi çıkıyor birer beşer,
Tükenen enerjim bir daha doluyor daha canlanıyor, her dost elinyle.
Daire masa her dokunuşta bakıyor bir başka galaksiye.
Gelenler bundan habersiz onların düşündüğü bir dostlarının sıkıntısı sadece.
Azaldıkça saniyeler
Gönül rahatlığı ile geri dönüyor mumlarını bırakarak dostlar.
En son, doğudan gelen ayrılıyor son saniyeyi de sökerek.
Kalmadı sökülecek saniye, bitti süre.
Zamanıdır sabahın alacakaranlığında kaybolan ışığımı bulmak
32.400 saniyedir göremediğim o mavi gözleri görmek.
Minik ellere tekrar dokunabilmek.
Murat Bakış
06.07.2010
Florence Nightingale
20 Haziran 2010 Pazar
O BENİM BABAM
Soğuk metal bir yıldız bir de yanağıma ince ince batan sakaldı Babamdan.
Üsteğmendi henüz daha otuzuna bile gelmemiş maaş ay sonunu getiriyor ancak.
Ben daha yeni atıyorum adımlarımı demek ki takvimler gösteriyor yarım asır öncesini.
Puset alamamış hep kucağında taşımıştı dönüşte Urfa’nın sıcak akşam ziyaretlerinden, tatlı uykumdan uyandırmadan.
Emir eri dermiş ki “komutanım bu çocuk hakkınızı nasıl ödeyecek”
Haklı çıktı ödeyemedim. Ne yapsam da ödeyemezdim.
Babam hep bakımlıydı, titizdi her sabah izlerdim imrenerek sakal tıraşı oluşunu, ama akşam eve dönerken minik dikenciklere dönüşürdü “şimdi bende olduğu gibi”
Ben onun Muradı o benim Babam, uyurken omzunda huzurla,
Yanağımda hissederdim üsteğmen yıldızını, yeni uzamış sakalını,
Bir kolunda Caneyi diğerinde ben,
Ben onun Muradı o benim Babam, uyurken omzunda huzurla,
Babamın verdiği sadece bir tek hücre değildi var olmam için
Kütüphanelerce kitap okumuş sadece bana hep doğruyu aktarabilmek için
Anam kadar taşımasa da karnında dokuz ay.
Taşıdı omzunda belki ondokuz belki yirmidokuz ay.
Alıvermişler sekiz canı gecenin en siyahında, ne canı alanlar biliyor işin doğrusunu, aslını ne canı alınanlar onlar ki hayatlarının daha beyazında.
Beyaz camın çerçevelediği güvenli salonlarda kahramanlık nutukları atıyor ağzından köpükler saçarak, ismi lazım değiller ne canı alınanları bilir ne can alanları,
Doğada en basit kuraldır canlılar için yaşama içgüdüsü.
Yaşayanlar bu var oluşlarını ve var olma sebeplerini sürdürmek için akla gelmeyecek mücadelelere girerler.
Kuruluşlar da “yasal olsun olmasın” kendi var olma nedenlerinin ana kurallarının ortadan kalkmasını istemezler.
Onlar için ne doğanın kirlenmesidir önemli olan, ne kaybolan türler ne incelen ozon tabakası ne de yitirilen canlar.
Hele bir de bu kuruluşların var olma nedeni bir başkasının önümüzdeki elli yıllık çıkarlarıyla kesişmeye görsün, “beraberce” ne canı alınanları düşünürler, ne can alanları,
İnsanları etkilemek çok kolay onları cahil kıldığın sürece, anlık ya da yıllık çıkarlar belirliyor beyaz camla beyaz kâğıtların günlük senaryolarını.
Senaryo oluşturanlar Ne canı alınanların babalarını tanırlar, ne de can alanın babalarını.
Eğitimin içinde retorik de varsa üç kuruşluk, seyreyle gümbürtüyü, şiirle gözyaşıyla da süslüyorsan, takarsın peşine cehaleti ver elini bilmem kaç rakımlı tepe vesselam.
Kitabı ellerinden bırakmaz okudum der her satırını “önceden gelenler de dâhil”,
Okudun da be adam var mı satırların arasında, başkalarının hakkını doymak bilmezce yemenin kısa yolları? Var mı Elin kart zamparasıyla anlaşma yapmak?
Canı alınanın babasından gizli, can alanın babasından da, Hem de gözlerinin içine baka baka,
Canlılar “varlıklarını” ve var olan statülerini sürdürmek için de akla gelmeyecek mücadeleler yaparlar.
Ancak sadece insanoğlu kendi cinsini yok etmeye kadar götürmüştür işi,
Bu resimlerle doludur tarihin hatırlanmak istenmeyen karanlık koridorları
Ne hatırlarlar Büyük İskender’in sözlerini “Öldüğümde ellerimi tabutumun dışında tutun ki görsünler öbür dünyaya hiçbir şey götürmediğimi”
Ne de bizim Atasözümüzü “Boşuna uğraşmayın yoktur kefenin cebi”
Yenilemeyen yok edilemeyen hırslar,
1 rakamı ve yanına dizilmesine doyulmayan sıfırlar.
Kendi bilmediği için bize de öğretememişti 1’in yanına sıfırlar eklemeyi, muhtemelen o da babasından öğrenemedi.
O kitap yanına kitap ekler, bilgi üzerine bilgi evde ve dışarıda sevgi üzerine sevgi.
O her doğruyu karşısına alıp tek tek anlatmazdı, en önemlisi yaptıklarıydı.
Evde, sokakta birbiriyle tutarlıydı sözüyle davranışı
Görmeli adam olmaya çalışan küçük adam, karşısında heybetli ve kâmil adam.
Ben onun Muradı o benim Babam.
Lise bitip de üniversite için yolcu ederken İstanbul’a süzüldü gözlerinden bir damla
“Civcivdin küçüktün, kuş oldun büyüdün uçuyorsun yuvandan,
Yoktur bu uçuşun dönüşü kendi yuvanı kurmadan”
Yapma Baba dediğimde “ Baba olduğunda anlarsın bir gün” kulağıma fısıldadı usulca
Ne zaman ki ben benim Can’ımı aldım kucağıma, bütün sözleri tekrar çınladı birer birer kulağımda.
Arazi dik yol diye sözü edilen ince bir patika, tarım yapmak ancak mümkün küçük teraslara, taşlar dizilmiş dik yamaçlara,
Elektrik daha icad edilmemiş, tekerlek nedir görmemiş Haso.
Gözleri ürkek, gözleri yaşlı, anasının mintanına saklanmış sümüklü burnu.
Habersiz olandan bitenden, hatta daha sonra olacaklardan.
Haso’nun babası ve dahi onun babası sınır diye bildikleri hayvanlarının otladıkları meraları.
Ne tekerlek bilirler ne de lamba, geceyi gündüz etsin.
Lozan’ı nereden bilsin?
Sınır nerede başlasın nerede bitsin.
Sene 1984 yer Şemdinli’nin uzakça bir köyü.
Irak bir sigara içimi, İran iki köyün adı Tütünlü.
Şimdi senaryo yazanlar ne Haso’yu bilir ne babasını ne ben geldiğimde köylerine saklanıp ağlayanların beş ay sonra ayrılırken yola dizilip “getme kumtan” diye gözyaşı döktüklerini.
Köyde var kırk hane kimi hanede yaşar bir aile beş on kişi, kimi hanede yaşar bir aile kırk elli.
Sormazlar mı adama tam 26 yıl geçmiş sorun ortada gün gibi belli,
Neden hala dökülür onca kan, gözyaşı?
Demek ki orada bir geçim kapısı, bir ekonomi kurulmuş besbelli
Ne can alanlar bilir, ne canı alınanlar işin gerçeğini.
Karaköy’de çayımı yudumluyorum kalabalık oradan oraya yürüyor telaşlı,
Sabahtan beri haberler yayınlanıyor gözler yaşlı,
Yürüyenler telaşlı, ne canı alınanları tanırlar ne can alanları.
Sessizce dertleşiyoruz karşımda gözleri umut dolu bir adam.
Sadece benim önümde çay, yok onu benden gayrı gören,
Ben onun Muradı o benim Babam.
Sevgilerimle
Murat Bakış
19.06.2010
13 Haziran 2010 Pazar
Minyatürler
Bir an bu duygusallığın nedenleri bir Akademik çalışma konusu olabilir mi? diye düşündüm. Kim bilir? Bekli de yapıldı ben bilmiyorum.
Bilmediğimiz başka kim bilir neler var. Bu gün için bilmiyoruz ama yarın bilinir olabilir, ya da bir başka gün. Çoğu zaman da yanı başımızdadır da bilinesi, bilgi.
Gel gör ki, biz henüz o bilince yükselemediğimiz (o değişimi yaşamadığımız) için ne anlarız ne de görürüz.
Velhasıl
Bilemeyiz.
Yaylı çalgılar oldum olası bana daha yakın olmuşlardır, diğer enstrümanlara nazaran.
Belki de ben onlara yakın durdum.
Aslında kimin kime önce yaklaştığı hiç düşünülecek konu mu? Yakınlık bir kere kurulduktan sonra.
Kavga değil ki bu “önce sen başladın” meselesi olsun. Sevgi bu sevgi,
Olmaz sevginin bu tarz endişeleri.
Bir Azeri ezgisi dökülüyor kemanın tellerinden, notaların etkisi o kadar güçlü ki göz pınarlarına engel olmak ne mümkün.
Hele bir de “AYRILIK” ise çalan.
Hep “AYRILIK” için mi ozan yazmış, âşık söylemiş, notaya dökmüş sanatçı.
Hiç “KAVUŞMAK” için yok mudur? Akılda kalan tek bir satır, bir tek nota.
Varsa da ben bilmiyorum, dedik ya eremedik, varamadık o menzile.
Zaman farklı, koordinat farklı ama konu neredeyse benzer.
Bir dostum ajandasından önümüzdeki aylarda yapmayı planladığı çalışmalarını gösteriyor. Ciddi ciddi neler yapacağını renkli kalemlerle işaretlemiş.
Konuşurken başına ve vücuduna takılı elektrotları ne o ne de ben görüyoruz, bu sefer “AYRILIK” olmasın diye iki dost gönül birleşiyor.
Harç yine sevgi.
Ancak bu şekilde yok edilebilir gereksizce büyümeye çalışan ve oraya ait olmayası hücreler, beynin sağ lobunda.
Piyano nazlı nazlı eşik ediyor kemana, salonda fazla kalabalık yok oldukça da loş Allahtan. Bütün gözyaşlarımı döküyorum, meğer dökülmesi gerekiyormuş sırf bir hafta sonraki ziyarette bir tane bile gözükmemesi için.
Müzik için diyebilirim ki “anlatmak istediği konuya en doğru, en çabuk şekilde insan duygularını uyulmayabilen sanat dalı”.
Kemanı tutan eller de bir dostumun ancak o an varlığımdan habersiz.
Bir kenarda izlemek istedim bir beyaz güvercinle, sessiz.
Aslında bütün bir gün süren bir etkinliğin son gösterisiydi, konu “Bu gün Toplum ve Müzik” sadece katılımcılara açık sandığım için sonuna yetiştik. Keman çalan dostum o kadar güzel ve öz bir konuşma yaptı ki iki ezgi arasında gün boyu konuşulan hatta konuşulması gerekeni “kendine özgü hitabet gücüyle” bir güzel toparladı.
Hafifçe gülümsedim kendi kendime“ burada bir tek ben biliyorum bu gücün kaynağını”
“Minyatürler” CD üzerinde 1998 yazıyor.
Babam henüz sağ hastalığının adı bile yok gündemde.
Deprem? Hadi canım sen de…
Global ısınma? Yok, daha neler… (daha o bilince eremedik ki, yükselemedik ki o boyuta, Bilelim)
Can’ım henüz sivilceleri bile çıkmadı. Bilgisayar programcılığı eminim daha aklının ucundan bile geçmemiş.
Cem’im yazıyı yeni yazıyor elleri küçücük. O eller ki harflerden üç boyutlu geometriye, oradan da tasarıma yolculuk yapacak. Hele dur bakalım.
Selin’im daha ilk nefesini bile almadı. Üç yaşında öğrenecek miniğim bilmeden eğriyi doğruyu, tanıyacak “AYRILIK” nasıl bir duygu.
On iki koca yıl.
Kim bilir kaç yüz kere çaldı “AYRILIK” parçasını?
Parmakları kaç bin kere dokundu notalara?
İşte burada gösteriyor ustalık kendini.
Eminim kaç bin kere de olsa o parmak, olması gereken zamanda, olması gereken nota için “perdesiz sapın” hep aynı koordinatına basmıştır.
Ne bir mikron aşağı, Ne bir mikron yukarı,
Ne bir milisaniye az, Ne bir milisaniye fazla.
Etrafımdakiler beni tarihi salonun yenilenen koltuklarında oturduğumu sanıyorlar elimde bir beyaz güvercin,
Bilincim ise duygu dolu notaların peşinde yükseliyor, Süreyya operasının renkli tavanda dallarını sarmış bir akasya ve dalında bir beyaz güvercin.
Hep bildik ezgiler, hepsi bizden sesler, armoni ise evrensel.
Bence de tam olması gerektiği gibi.
Ne bir diyez eksik,
Ne bir bemol fazla.
Bahariyenin serin esintisi beni kendime getiriyor,
Bitmeyesi sunum bitmiş, kalabalıkla beraber dışarı sürüklenmişiz.
Az sonra vapurun buruk demli çayını yudumlayacak boğazın en güzel saatlerinde, akasya ve beyaz güvercin,
Sadece ikisinin var olduğu paralel evrenlerinde.
Vapur yine zamanda kalkacak.
Ne bir dakika önce
Ne bir dakika sonra
Kulaklarda olsa da çevrenin uğultusu, bilincimde hala devam eden sunum, Notaların muhteşem armonisi.
Kız belin incedir ince,
Ayrılık,
Tango Özleyiş,
Op. 3 Buselik saz semaisi,
Op. 2 Salacak şarkısı,
Hülasa
Minyatürler.
06 06 2010
Fındıklı
Murat Bakış
3 Haziran 2010 Perşembe
Nazım'a Saygı
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan beyin vurdurduğu
ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...
Nazım Hikmet Ran
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Tarih 19 Mayıs 2010
Bu günün önemiyle ilgili bir şeyler yazmayı sabahtan beri kafamda kurguluyorum, yazacaklarım sanmayın ki kahramanlık ya da eski deyimle hamaset söylevi olacak.
Sadece Ata’dan bir cümle alıp altına aslında çoğumuzun gördüğü ama görmek istemediği, aslında görmezden geldiği gerçeklerden, yaşantımızı içeren tablodan kareler sıralayacağım.
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
• En son hangi kitabı okudun sorusuna verilen cevap. Ben kitap okumam…
• TV karşısında harcanan süre. Ortalama günde 5 saat.
• Öğrenmek yerine ezbere dayalı bir çalışma sistemi.
• Emek vermek yerine, açıkgözlük, tercih ediliyor. Bir büyüğümüz şöyle demişti “benim memurum işini bilir” memur bilir de gençler bilmez mi?
• Milyonarı peşinden sürükleyen bir futbol takımın başkanı 19 Mayıs tarihli basın açıklamasında 19 Mayıstan tek söz etmiyor.
• Kitap okunmuyor bir kitaba ayrılan süre yaklaşık 6 ay. Okumak, eziyet olarak algılanıyor.
• Kadim bilimler unutuluyor. Geometri, matematik bilen gençler parmakla sayılacak kadar az.
• Ülke ve dünya gerçekleri hakkında haberi olmayan dolayısıyla yorum yapamayan birisi, spor otomobillerin hangisi saatte kaç kilometre gider, o hafta hangi takım kaç gol attı bir solukta sıralayabiliyor.
• Kimlik belgesinin inanç bölümünde yazan din hakkında hiçbir kitap, kaynak okunmuyor tamamen başkalarının “yalan yanmış” anlattıkları referans alınıp yargıya varılıyor.
• TV dizileri yaşam tarzımız olmuş konuşma kalıpları tamamen onlardan alınıyor. Gençlerin büyük bir bölümü yakası açık beyaz gömlek ve takım elbiseli ve saçları kısa kesilmiş, yüzlerde ise sert bir ifade..
• Karşılaşılan her sorunun şiddetle çözülmesi ilk akla gelen şey oluyor. İzlediği dizilerde filmlerde öyle yapılıyor çünkü.
• Tartışma değil kavga ediliyor. Tartışmak için fikir sahibi olmak gerekir. Fikir sahibi olmak için de bilgi sahibi. Bilgi ise okuyarak edinilir.
• Fakültede dersi dinlemiyor dinlemediği gibi etrafını da meşgul ediyor. Sebebini araştırıyorsun. (Çok çarpıcı) Kız olduğu için babası çalışmasına izin vermezmiş. Yıl 2010
• Damarlardaki asil kan kirleniyor. Bağımlılık yaşı her geçen gün daha küçülüyor. Şu anda orta öğretim düzeyinde.
• Aile içi şiddet ve istismar hat safhada. Kimse kalkıp konuşamıyor.
• Üniversite eğitimi özendiriliyor ama mezun olana iş yok.
• Üniversiteler bundan 30 yıl önce belirlenen hedefler doğrultusunda çalışıyor, hâlbuki yeni bilimsel dallar var o konuda tek fakülte yok. Güncelliği kalmamış konularda yüzlerce öğrenci mezun olma çabasında.
• 140 karakterden uzun yazılar okunmuyor. Gazete haberleri bile buna uymaya başlıyor. Uluslar arası SMS standardı 140 karakter (boşluk ve noktalamalar dâhil).
• Gençlik başta olmak üzere dikkati bir noktada toplama problemi yaşanıyor. Aynı konu üzerinde 10-15 dakikadan fazla ilgisini odaklayamıyor. TV izlerken programlar arasında atlama (zep) süresi 10 dakika. 80 sonrası kuşak TV önünde büyüdüğü için bu süre beyinde yer etmiş. Değişmesi için çok uzun psikolojik tedavi gerekiyor.
Bu sefer bardağın boş tarafına işaret ettim.
Aslında bütün gençlik bu değil, gurur duyacağımız parlak zihinler kesinlikle var.
Ancak bu kara, örümceklenmiş beyinler o kadar çoğalıyor ki o pırıltıyı ancak çok dikkatle bakınca görebiliyorsunuz.
Sevgilerimle
9 Mayıs 2010 Pazar
ANA
Geometrik olarak hayatın başlangıcına bir nokta, bitişine de bir nokta dersek yaşam, boyutu kestirilemeyen bir doğru parçasıdır.
İşte bu doğru parçasının belli aşamalarında Doğa biz canlıların hiç biri için değişmez ve belli bir görev dizisi yüklemiştir.
ÖĞREN ............. ÜRET ..............ÖĞRET
Bu görev dizilimi öylesine bir düzen içindedir ki her canlının öğrenme sürecinde ona öğreten bir önceki nesil vardır ve sırası gelince kendi öğrettiklerin öğrenecek de bir nesli kendisi üretecektir.
ÖĞRET...............................................
ÖĞREN ............ÜRET ...............ÖĞRET
................................................ÖĞREN
Bu muhteşem düzen hiç aksamadan devam eder ve sonsuza kadar da devam edecektir.
Gelelim en ortadaki ÜRET aşamasına. Bu aşama en önemli aşamadır üretme olamazsa ÖĞRET aşaması gerçekleşmez ve görev tamamlanamaz.
İşte Doğa bu olası aksaklığın önüne geçmek için türlü oyunlar tasarlamış, hala bilimin çözemediği kimyasal formüller hazırlamıştır.
Hayatın en canlı, en tatlı dönemidir. Aslında aktarılacak bilginin çok büyük kısmı da bu karmaşık ve çözülemeyen bölümünde gerçekleşir.
Genler aktarılır.
Yani aslında doğada canlılar bir bakıma hep canlıdır hayat ilginç aşamalardan geçer ve gen formülleriyle durmadan devam eder.
Doğa sırf bu bilgiler ve gen formülü aktarılsın diye aşk dâhil bir sürü senaryo oluşturur. Güç gösterileri yapılır. Etki ve yetki alanları belirlenir sınırlar konur. Dahası şiirler yazılır, dağlar delinir, çöller aşılır sırf bilgiler bir sonraki nesle aktarılsın diye.
Doğanın bundan başka amacı yoktur ve gerisi ne yazık ki sadece araçtır.
Sırf bu aşama için canlılar iki cinse ayrılmış ve doğal olarak genler de paylaşılmış.
Cinslerin birine BABA diğerine ise ANA denmiş.
BABA daha sonra irdelenmek üzere kenarda beklesin.
İstisnasız bütün canlılarda ANA işin en meşakkatli bölümünü devralır.
Yeni canlı (yavru) için, önce kendisi değişir hazırlanır daha sonra canlıyı ya içinde ya yanı başında belli bir olgunluğa (ÖĞRENME) gelene kadar taşır.
Sırf onun için bütün kimyası değişir, kendi bedeninden gerekli mineralleri (ölümü pahasına) ona, yavrusuna aktarır.
“ipek böceği kelebeği yumurtalarını güvenli bir yere bıraktıktan sonra yaşamaz”
Yavru, ANA için çok önemlidir onun için çok emek vermiştir. Yavru aynı rolü üstlenene kadar ANA ne demek anlamayacaktır.
İşte öğretilemeyen ancak yaşanarak öğrenilen sayılı şeylerden biri de budur.
Yaşamının en tatlı, en canlı bölümünde sırf Doğa istediği için, bizleri meydana getirmek adına, yaşam şifresinin aktarılmasını devamlı kılmak için kendisini en kilit noktaya koyan fedakâr ANA’larımıza en derin şükranlarımla.
Murat Bakış
09.05.2010
Fındıklı
14 Şubat 2010 Pazar
Galata
Çoğu göz görür mü bilmem, günlük koşuşturma esnasında,
Tophane’de eli çekiçli emekçi heykelini, şimdilerde kalan beton ve demir kalıntısına bakarak.
Yıllar öncesinden bilirim elindeki çekiç kırılmıştı defalarca, şimdi kafaları içten ve dıştan örtmeye çalışan zihniyet tarafından, sırf orak çekiç birlikteliğini çağrıştırdığı için.
Yol boyunca sıra, sıra yapılar arasından mimari ve görsel gürültüye meydan okuyor eski mabetler o vakur duruşlarıyla,
Osmanlı daha İstanbul’a gelmeden temellerinin atıldığı geometrik noktadan.
Etrafına perdeler örmüş raşitik binalarla yine o aynı zihniyet.
Sanki görünmesin diye, bilemezler ki ne kadar örtseler zamana ve mekâna meydan okuyan gözler, gönüller görür her bir taşını ilk günkü pırıltısıyla.
Sorarım, hangi zihniyet asırlık eğitim kurumunun tam da arka sokağına, bir başka sözde “eğitim” evlerini sıralamıştır?
Sokağına seğirten gençlerin yüzünden açlıkları okunuyor. Hepsinde aynı çapkın gülümseme belki de bir kaçı ilk “çapkınlığını” yapacak ve kesinlikle düzeltemeyecek bundan sonra karşı cinsle olan münasebetini, bakış açısını.
Muhtemelen çevrelerindeki kadınlar kapattıkları için saçlarını, yüzlerini ve dahi ellerini.
Burada onları ve dahasını görebilmek için koşuyorlar kırlarda gezeceklerine şu tatil günü yanakları al al…
Derler ki “Dünyanın en eski mesleği” katılmak istemiyorum bu görüşe zira Muazzez’in çivi yazılı kil tabletleri başka öyküler anlatıyor binlerce yıl geriden.
Galata bankerlerinin görkemli taş binaları el değiştirmiş kimi bakımlı zamana meydan okuyor, kimi bakımsız hayata küsmüş, yeni sahiplerinin zihniyetlerinin aydınlanmaya örtülü olup olmadıklarıyla bağlantılı olarak.
Tatil günü diğer günlerin aksine bom boş olan yokuş kendi eğimiyle su misali yönlendiriyor beni halicin eski, sallanan dubalar üzerindeki köprüsü yerine yapılan, her iki tarafından sarkan misinalarla bir tül gibi süslenmiş yenisine.
Bu sefer farklı tarafından geçiyorum eski İstanbul’a yıllar geçse de, değişse de materyali, formu. İnsan seli ve çeşitliliği hiç değişmeyen yüzlerce yıllık geçiş yerinden.
Yeni köprüden ve bu kez hiç sallanmadan.
İşte o zaman bu yürüyüşün son noktası olan kuleyi gözüme kestirdim geriye baktığımda.
Beni çekiyor İstanbul’un eski meydanları, mekânları, binaları anlatıyorlar bana üzerlerine sinmiş tarihi anıları, hiç kimsenin duyamayacağı farklı frekanstaki fısıltıyla.
Mısır çarşısı kapıları kapalı dahi olsa, son görüşmemizden bu yana olanı biteni anlatıyor aynı fısıltıyla.
Akasyayı, beyaz güvercini, Aşkı, coşkuyu hasreti hiç bitmeyen
Ben yürüyorum o fısıldıyor.
Ben duyuyorum sadece.
03.Şubat. 2008
Galata
12 Şubat 2010 Cuma
Gölge

Akşamın ışıkları Kadıköy vapurunun güvertesine uzun ve değişken gölgeler atıyor.
Gölgelerin dansı; güneşin yerküreye o an ve zamana bağlı görece düşey hareketi,
kaptanın gemiyi yanaştırırken yaptığı yatay hareket ve denizdeki mevsimsel hafif dalgalanmanın bileşkesi...
Basit bir gölge dansının bile matematiksel tarifi bir kaç sadırla zor anlatılıyor..
Bu tarifi formüller yardımıyla belki daha kusursuz anlatabiliriz...
Ancak sayfalar tutacağı kesin.
Bu formüle bir de dünyanın güneş sistemindeki hareketlerinin evrensel ölçüdeki bileşkesini katarsak,
İşte o zaman akademik bir çalışmaya doğru adim atıyoruz demektir.
08 Temmuz 2009
Kadıköy
2 Şubat 2010 Salı
Gece

Yanmıyor ışıklar...
Odam sessiz, duyulan tek şey titrek mumun fitilinden gelen ince çıtırtı.
Marmara da soluk akşamın cılız ışıkları, yansımasız, suskun,
Hep birlikte bekliyoruz Gece Kraliçesinin bu akşamki aryasını.
Bilmiş de kesilmiş gibi, bir önceki sefere öykünen medeniyetin ışığı elektrik,
Bu gece sanatın ve güzelliğin nuruna terk etmiş sahneyi.
Yine masamda mum, elimde kalem, kadehimde şarap.
Hep birlikte bekliyoruz Gece Kraliçesinin bu akşamki aryasını.
Anlamsız homurtular geliyor yerli yersiz geçen otobüsle,
Salona son dakikada girip yerini almak için onca insanı ezen izleyici gibi,
Kaptan köşkü ve kıç güvertesi aydınlatılmış yük gemisi, süzülerek geliyor
Bir dekor gibi, sessizce yerini alıyor bu geceki sahnenin uzak bir köşesinde.
Şef, orkestra, karşı kıyıdaki kalabalık koro sabırsız ama itaatkar bir edayla.
Hep birlikte bekliyoruz Gece Kraliçesinin bu akşamki aryasını.
Gecenin kraliçesi, o bilinen sanatçı kaprisiyle saklanmış sahnenin bulutsu perdesine.
Korkarım bu gece çıkası yok. Onca bekleyene, hazırlığa, kaleme, kağıda, şaraba rağmen.
Ya beklediği gül gelmedi sevdiğinden, sevgi dolu kelimelerle bezeli küçük bir zarfla.
Ya da kim bilir... Her ne ise de vardır kendince bir nedeni, biz bilmesek de.
Odam sessiz, duyulan tek şey titrek mumun fitilinden gelen ince çıtırtı.
Hep birlikte bekliyoruz Gece Kraliçesinin bu akşamki aryasını.
13 Haziran 2006
Fındıklı


