Hatırımda ilk kalan,
Soğuk metal bir yıldız bir de yanağıma ince ince batan sakaldı Babamdan.
Üsteğmendi henüz daha otuzuna bile gelmemiş maaş ay sonunu getiriyor ancak.
Ben daha yeni atıyorum adımlarımı demek ki takvimler gösteriyor yarım asır öncesini.
Puset alamamış hep kucağında taşımıştı dönüşte Urfa’nın sıcak akşam ziyaretlerinden, tatlı uykumdan uyandırmadan.
Emir eri dermiş ki “komutanım bu çocuk hakkınızı nasıl ödeyecek”
Haklı çıktı ödeyemedim. Ne yapsam da ödeyemezdim.
Babam hep bakımlıydı, titizdi her sabah izlerdim imrenerek sakal tıraşı oluşunu, ama akşam eve dönerken minik dikenciklere dönüşürdü “şimdi bende olduğu gibi”
Ben onun Muradı o benim Babam, uyurken omzunda huzurla,
Yanağımda hissederdim üsteğmen yıldızını, yeni uzamış sakalını,
Bir kolunda Caneyi diğerinde ben,
Ben onun Muradı o benim Babam, uyurken omzunda huzurla,
Babamın verdiği sadece bir tek hücre değildi var olmam için
Kütüphanelerce kitap okumuş sadece bana hep doğruyu aktarabilmek için
Anam kadar taşımasa da karnında dokuz ay.
Taşıdı omzunda belki ondokuz belki yirmidokuz ay.
Alıvermişler sekiz canı gecenin en siyahında, ne canı alanlar biliyor işin doğrusunu, aslını ne canı alınanlar onlar ki hayatlarının daha beyazında.
Beyaz camın çerçevelediği güvenli salonlarda kahramanlık nutukları atıyor ağzından köpükler saçarak, ismi lazım değiller ne canı alınanları bilir ne can alanları,
Doğada en basit kuraldır canlılar için yaşama içgüdüsü.
Yaşayanlar bu var oluşlarını ve var olma sebeplerini sürdürmek için akla gelmeyecek mücadelelere girerler.
Kuruluşlar da “yasal olsun olmasın” kendi var olma nedenlerinin ana kurallarının ortadan kalkmasını istemezler.
Onlar için ne doğanın kirlenmesidir önemli olan, ne kaybolan türler ne incelen ozon tabakası ne de yitirilen canlar.
Hele bir de bu kuruluşların var olma nedeni bir başkasının önümüzdeki elli yıllık çıkarlarıyla kesişmeye görsün, “beraberce” ne canı alınanları düşünürler, ne can alanları,
İnsanları etkilemek çok kolay onları cahil kıldığın sürece, anlık ya da yıllık çıkarlar belirliyor beyaz camla beyaz kâğıtların günlük senaryolarını.
Senaryo oluşturanlar Ne canı alınanların babalarını tanırlar, ne de can alanın babalarını.
Eğitimin içinde retorik de varsa üç kuruşluk, seyreyle gümbürtüyü, şiirle gözyaşıyla da süslüyorsan, takarsın peşine cehaleti ver elini bilmem kaç rakımlı tepe vesselam.
Kitabı ellerinden bırakmaz okudum der her satırını “önceden gelenler de dâhil”,
Okudun da be adam var mı satırların arasında, başkalarının hakkını doymak bilmezce yemenin kısa yolları? Var mı Elin kart zamparasıyla anlaşma yapmak?
Canı alınanın babasından gizli, can alanın babasından da, Hem de gözlerinin içine baka baka,
Canlılar “varlıklarını” ve var olan statülerini sürdürmek için de akla gelmeyecek mücadeleler yaparlar.
Ancak sadece insanoğlu kendi cinsini yok etmeye kadar götürmüştür işi,
Bu resimlerle doludur tarihin hatırlanmak istenmeyen karanlık koridorları
Ne hatırlarlar Büyük İskender’in sözlerini “Öldüğümde ellerimi tabutumun dışında tutun ki görsünler öbür dünyaya hiçbir şey götürmediğimi”
Ne de bizim Atasözümüzü “Boşuna uğraşmayın yoktur kefenin cebi”
Yenilemeyen yok edilemeyen hırslar,
1 rakamı ve yanına dizilmesine doyulmayan sıfırlar.
Kendi bilmediği için bize de öğretememişti 1’in yanına sıfırlar eklemeyi, muhtemelen o da babasından öğrenemedi.
O kitap yanına kitap ekler, bilgi üzerine bilgi evde ve dışarıda sevgi üzerine sevgi.
O her doğruyu karşısına alıp tek tek anlatmazdı, en önemlisi yaptıklarıydı.
Evde, sokakta birbiriyle tutarlıydı sözüyle davranışı
Görmeli adam olmaya çalışan küçük adam, karşısında heybetli ve kâmil adam.
Ben onun Muradı o benim Babam.
Lise bitip de üniversite için yolcu ederken İstanbul’a süzüldü gözlerinden bir damla
“Civcivdin küçüktün, kuş oldun büyüdün uçuyorsun yuvandan,
Yoktur bu uçuşun dönüşü kendi yuvanı kurmadan”
Yapma Baba dediğimde “ Baba olduğunda anlarsın bir gün” kulağıma fısıldadı usulca
Ne zaman ki ben benim Can’ımı aldım kucağıma, bütün sözleri tekrar çınladı birer birer kulağımda.
Arazi dik yol diye sözü edilen ince bir patika, tarım yapmak ancak mümkün küçük teraslara, taşlar dizilmiş dik yamaçlara,
Elektrik daha icad edilmemiş, tekerlek nedir görmemiş Haso.
Gözleri ürkek, gözleri yaşlı, anasının mintanına saklanmış sümüklü burnu.
Habersiz olandan bitenden, hatta daha sonra olacaklardan.
Haso’nun babası ve dahi onun babası sınır diye bildikleri hayvanlarının otladıkları meraları.
Ne tekerlek bilirler ne de lamba, geceyi gündüz etsin.
Lozan’ı nereden bilsin?
Sınır nerede başlasın nerede bitsin.
Sene 1984 yer Şemdinli’nin uzakça bir köyü.
Irak bir sigara içimi, İran iki köyün adı Tütünlü.
Şimdi senaryo yazanlar ne Haso’yu bilir ne babasını ne ben geldiğimde köylerine saklanıp ağlayanların beş ay sonra ayrılırken yola dizilip “getme kumtan” diye gözyaşı döktüklerini.
Köyde var kırk hane kimi hanede yaşar bir aile beş on kişi, kimi hanede yaşar bir aile kırk elli.
Sormazlar mı adama tam 26 yıl geçmiş sorun ortada gün gibi belli,
Neden hala dökülür onca kan, gözyaşı?
Demek ki orada bir geçim kapısı, bir ekonomi kurulmuş besbelli
Ne can alanlar bilir, ne canı alınanlar işin gerçeğini.
Karaköy’de çayımı yudumluyorum kalabalık oradan oraya yürüyor telaşlı,
Sabahtan beri haberler yayınlanıyor gözler yaşlı,
Yürüyenler telaşlı, ne canı alınanları tanırlar ne can alanları.
Sessizce dertleşiyoruz karşımda gözleri umut dolu bir adam.
Sadece benim önümde çay, yok onu benden gayrı gören,
Ben onun Muradı o benim Babam.
Sevgilerimle
Murat Bakış
19.06.2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder