9 Kasım 2011 Çarşamba

Anılar


Insan görmeye, dokunmaya, kokusuna alıştıklarından uzak kalınca;
Anlamsız ve keyifsiz bir boşluk denizinde yelken açar anılara
Onlarla tamamlamaya, yakalamaya çalışır görüntü, temas ve kokuları
Ancak hiç başarılı olmaz “mış” gibiler, gerçekleri kadar.


Hafızada, böylesi yanlızlıklar için mi saklarız özenle onca anıyı,
Anı sadece bir hayali görüntü,
Olsa olsa bir kaç da mırıltı, hoş seda tarzında hava asılı
Belki sadece onlarla geçmişe yolculuk yapabiliyoruz, gözler bir noktaya takılı.


Bir daha mümkün mü? Görmek Can’ın ilk karnesini aldığında gözündeki pırıltıyı,
Kalp atışları timpaniye taş çıkartırcasına gümbür gümbür.


Mümkün mü? Gözünü gözüme yaslayıp da içime bakan Cem’in bende gördüğünü
Benimse onda gördüğümü bir daha görebilmek, anlatabilmek bir başkasına


Mümkün mü? Okuduğum o kitabı unutmak.
Unutulmaz kılan göğsümde uyuyan küçük meleğim, Selin’imdi
Daha bir yaşında var, yok en sevdiği küçücük bedenine göğsümü döşek etmekti.


Mümkün mü? Hissebilmek yeniden küçük güvercinin avuçlarda bıraktığı o inanılmaz yumuşaklığı,
Alhambra’nın loş koridorlarda dolaşmak, gitarın tınılarıyla misk kokuları eşliğinde,


Işte böyle oluyor yalnız kalınca.
Odanın duvarları kayboluyor, kalan sadece zemin, ayağının bastığı nokta.
Bir anda görüntüler, tınılar, mırıltılar anaforu sarıyor etrafını.
Yapabileceğin kapabilmek sadece o anafordan bir, iki ufak parça

O da eski cevikliğin kaldıysa.


09 11 2011
Fındıklı

24 Ocak 2011 Pazartesi

Galata Kulesi



İnsan görmek isterse detayları, zaman ve mekânın kapıları adına kadar açılır önünde birer, birer.
Çoğu göz görür mü bilmem, günlük koşuşturma esnasında,
Tophane’de eli çekiçli emekçi heykelini, şimdilerde kalan beton ve demir kalıntısına bakarak.
Yıllar öncesinden bilirim elindeki çekiç kırılmıştı defalarca, şimdi kafaları içten ve dıştan örtmeye çalışan zihniyet tarafından, sırf orak çekiç birlikteliğini çağrıştırdığı için.
Yol boyunca sıra, sıra yapılar arasından mimari ve görsel gürültüye meydan okuyor eski mabetler o vakur duruşlarıyla,
Osmanlı daha İstanbul’a gelmeden temellerinin atıldığı geometrik noktadan.
Etrafına perdeler örmüş raşitik binalarla yine o aynı zihniyet.
Sanki görünmesin diye,
Bilemezler ki ne kadar örtseler zamana ve mekâna meydan okuyan gözler, gönüller görür her bir taşını ilk günkü pırıltısıyla.

Sorarım, hangi zihniyet asırlık eğitim kurumunun tam da arka sokağına, bir başka sözde “eğitim” evlerini sıralamıştır?
Sokağına seğirten gençlerin yüzünden açlıkları okunuyor. Hepsinde aynı çapkın gülümseme belki de bir kaçı ilk “çapkınlığını” yapacak ve kesinlikle düzeltemeyecek bundan sonra karşı cinsle olan münasebetini, bakış açısını.

Muhtemelen çevrelerindeki kadınlar kapattıkları için saçlarını, yüzlerini ve dahi ellerini.
Burada onları ve dahasını görebilmek için koşuyorlar, kırlarda gezeceklerine şu güneşli tatil günü, yanakları al al…
Derler ki “en eski meslek” katılmak istemiyorum bu görüşe zira Muazzez’in çivi yazılı kil tabletleri başka öyküler anlatıyor binlerce yıl geriden.

Galata bankerlerinin görkemli taş binaları el değiştirmiş kimi bakımlı zamana meydan okuyor,
Kimi bakımsız hayata küsmüş, yeni sahiplerinin zihniyetlerinin aydınlanmaya örtülü olup olmadıklarıyla bağlantılı olarak.

Tatil günü diğer günlerin aksine bom boş olan yokuş.
Kendi eğimiyle su misali yönlendiriyor beni halicin eski, sallanan dubalar üzerindeki köprüsü yerine yapılan, her iki tarafından sarkan misinalarla bir tül gibi süslenmiş yenisine.
Bu sefer farklı tarafından geçiyorum eski İstanbul’a yıllar geçse de, değişse de materyali, formu.
İnsan seli ve çeşitliliği hiç değişmeyen yüzlerce yıllık geçiş yerinden.
Yeni köprüden ve bu kez hiç sallanmadan.

İşte o zaman bu yürüyüşün son noktası olan kuleyi gözüme kestirdim geriye baktığımda.
Cezbediyor İstanbul’un eski meydanları, mekânları, binaları anlatıyorlar bana üzerlerine sinmiş tarihi anıları, hiç kimsenin duyamayacağı farklı frekanstaki fısıltıyla.
Mısır çarşısı kapıları kapalı dahi olsa, son görüşmemizden bu yana olanı biteni anlatıyor aynı fısıltıyla.
Akasyayı, beyaz güvrecini, aşkı, coşkuyu hasreti hiç bitmeyen, bitmeyecek efsaneyi.

Ben yürüyorum o fısıldıyor.
Ben duyuyorum sadece onca kalabalık içinden.
Avludaki anaforun çekim gücü çağırıyor bir yandan, aylar öncesinin anıları,
Tekrar canlanıyor avlunun sihirli atmosferinde.

Yol adımlarımı yakaladı hemen, Sirkeci üzerinden köprüye geri dönüş. İşte az önce kısa süre göz kırpıştığımız kule artık bana bütün dikkatini yöneltti.
“Gel sana anlatacaklarım var Cenevizlilerden bu yana”
Dinleyeceklerimin heyecanıyla nasıl çıktım yüksek kaldırımı bilemiyorum ve işte önündeyim İstanbul’un en eski şahitlerinden birinin.
Koskoca taş kule bütün şefkatiyle beni kucaklıyor.
Meydan söylediğine göre koca şehirde geometrisi en az değişen tek yer.
Devam etti “en az ikiyüz yıldır güneşin gölgesi aynı saatte aynı yere vuruyor değişmeden”.
Eski meydanda yenilenen bir köşede eski usul yemek yapan eski usul çay demleyen bir lokanta buldu ayaklarım oturdum dışarıdaki tek masasında.
Bir yandan çayımı yudumladım bir yandan güneşin izini izledim değişmeyen duvarlarda Öte yandan sadece benim duyduğum fısıltılarla kule anlatmaya başlıyor doğumundan bu güne olanı biteni.

Yine güneş terk ediyor meydanı, çaylar içildi birbiri ardına, belli ki bir güne sığmayacak kulenin öyküsü


03.Şubat. 2008
Galata