İnsan görmek isterse detayları, zaman ve mekânın kapıları adına kadar açılır önünde birer, birer.
Çoğu göz görür mü bilmem, günlük koşuşturma esnasında,
Tophane’de eli çekiçli emekçi heykelini, şimdilerde kalan beton ve demir kalıntısına bakarak.
Yıllar öncesinden bilirim elindeki çekiç kırılmıştı defalarca, şimdi kafaları içten ve dıştan örtmeye çalışan zihniyet tarafından, sırf orak çekiç birlikteliğini çağrıştırdığı için.
Yol boyunca sıra, sıra yapılar arasından mimari ve görsel gürültüye meydan okuyor eski mabetler o vakur duruşlarıyla,
Osmanlı daha İstanbul’a gelmeden temellerinin atıldığı geometrik noktadan.
Etrafına perdeler örmüş raşitik binalarla yine o aynı zihniyet.
Sanki görünmesin diye, bilemezler ki ne kadar örtseler zamana ve mekâna meydan okuyan gözler, gönüller görür her bir taşını ilk günkü pırıltısıyla.
Sorarım, hangi zihniyet asırlık eğitim kurumunun tam da arka sokağına, bir başka sözde “eğitim” evlerini sıralamıştır?
Sokağına seğirten gençlerin yüzünden açlıkları okunuyor. Hepsinde aynı çapkın gülümseme belki de bir kaçı ilk “çapkınlığını” yapacak ve kesinlikle düzeltemeyecek bundan sonra karşı cinsle olan münasebetini, bakış açısını.
Muhtemelen çevrelerindeki kadınlar kapattıkları için saçlarını, yüzlerini ve dahi ellerini.
Burada onları ve dahasını görebilmek için koşuyorlar kırlarda gezeceklerine şu tatil günü yanakları al al…
Derler ki “Dünyanın en eski mesleği” katılmak istemiyorum bu görüşe zira Muazzez’in çivi yazılı kil tabletleri başka öyküler anlatıyor binlerce yıl geriden.
Galata bankerlerinin görkemli taş binaları el değiştirmiş kimi bakımlı zamana meydan okuyor, kimi bakımsız hayata küsmüş, yeni sahiplerinin zihniyetlerinin aydınlanmaya örtülü olup olmadıklarıyla bağlantılı olarak.
Tatil günü diğer günlerin aksine bom boş olan yokuş kendi eğimiyle su misali yönlendiriyor beni halicin eski, sallanan dubalar üzerindeki köprüsü yerine yapılan, her iki tarafından sarkan misinalarla bir tül gibi süslenmiş yenisine.
Bu sefer farklı tarafından geçiyorum eski İstanbul’a yıllar geçse de, değişse de materyali, formu. İnsan seli ve çeşitliliği hiç değişmeyen yüzlerce yıllık geçiş yerinden.
Yeni köprüden ve bu kez hiç sallanmadan.
İşte o zaman bu yürüyüşün son noktası olan kuleyi gözüme kestirdim geriye baktığımda.
Beni çekiyor İstanbul’un eski meydanları, mekânları, binaları anlatıyorlar bana üzerlerine sinmiş tarihi anıları, hiç kimsenin duyamayacağı farklı frekanstaki fısıltıyla.
Mısır çarşısı kapıları kapalı dahi olsa, son görüşmemizden bu yana olanı biteni anlatıyor aynı fısıltıyla.
Akasyayı, beyaz güvercini, Aşkı, coşkuyu hasreti hiç bitmeyen
Ben yürüyorum o fısıldıyor.
Ben duyuyorum sadece.
Çoğu göz görür mü bilmem, günlük koşuşturma esnasında,
Tophane’de eli çekiçli emekçi heykelini, şimdilerde kalan beton ve demir kalıntısına bakarak.
Yıllar öncesinden bilirim elindeki çekiç kırılmıştı defalarca, şimdi kafaları içten ve dıştan örtmeye çalışan zihniyet tarafından, sırf orak çekiç birlikteliğini çağrıştırdığı için.
Yol boyunca sıra, sıra yapılar arasından mimari ve görsel gürültüye meydan okuyor eski mabetler o vakur duruşlarıyla,
Osmanlı daha İstanbul’a gelmeden temellerinin atıldığı geometrik noktadan.
Etrafına perdeler örmüş raşitik binalarla yine o aynı zihniyet.
Sanki görünmesin diye, bilemezler ki ne kadar örtseler zamana ve mekâna meydan okuyan gözler, gönüller görür her bir taşını ilk günkü pırıltısıyla.
Sorarım, hangi zihniyet asırlık eğitim kurumunun tam da arka sokağına, bir başka sözde “eğitim” evlerini sıralamıştır?
Sokağına seğirten gençlerin yüzünden açlıkları okunuyor. Hepsinde aynı çapkın gülümseme belki de bir kaçı ilk “çapkınlığını” yapacak ve kesinlikle düzeltemeyecek bundan sonra karşı cinsle olan münasebetini, bakış açısını.
Muhtemelen çevrelerindeki kadınlar kapattıkları için saçlarını, yüzlerini ve dahi ellerini.
Burada onları ve dahasını görebilmek için koşuyorlar kırlarda gezeceklerine şu tatil günü yanakları al al…
Derler ki “Dünyanın en eski mesleği” katılmak istemiyorum bu görüşe zira Muazzez’in çivi yazılı kil tabletleri başka öyküler anlatıyor binlerce yıl geriden.
Galata bankerlerinin görkemli taş binaları el değiştirmiş kimi bakımlı zamana meydan okuyor, kimi bakımsız hayata küsmüş, yeni sahiplerinin zihniyetlerinin aydınlanmaya örtülü olup olmadıklarıyla bağlantılı olarak.
Tatil günü diğer günlerin aksine bom boş olan yokuş kendi eğimiyle su misali yönlendiriyor beni halicin eski, sallanan dubalar üzerindeki köprüsü yerine yapılan, her iki tarafından sarkan misinalarla bir tül gibi süslenmiş yenisine.
Bu sefer farklı tarafından geçiyorum eski İstanbul’a yıllar geçse de, değişse de materyali, formu. İnsan seli ve çeşitliliği hiç değişmeyen yüzlerce yıllık geçiş yerinden.
Yeni köprüden ve bu kez hiç sallanmadan.
İşte o zaman bu yürüyüşün son noktası olan kuleyi gözüme kestirdim geriye baktığımda.
Beni çekiyor İstanbul’un eski meydanları, mekânları, binaları anlatıyorlar bana üzerlerine sinmiş tarihi anıları, hiç kimsenin duyamayacağı farklı frekanstaki fısıltıyla.
Mısır çarşısı kapıları kapalı dahi olsa, son görüşmemizden bu yana olanı biteni anlatıyor aynı fısıltıyla.
Akasyayı, beyaz güvercini, Aşkı, coşkuyu hasreti hiç bitmeyen
Ben yürüyorum o fısıldıyor.
Ben duyuyorum sadece.
03.Şubat. 2008
Galata

