31 Aralık 2009 Perşembe

Tramvay

Haliçte yerçekimine meydan okuyan renkli su zerreleri,
Yeni Cami'nin Samanyolu’na gönderdiği foton mesajları,


İstanbul gecelerinin aydınlık sokaklarında dolaşıyor bir garip derviş, bir garip araçla raylar üzerinde son hızla kayarak.

Cıva buharının verdiği sarımsı ışık İstanbul’un göğüne hâkimiyet kurmuş bu gece yine. Meydanlardan, kubbelerden, minarelerden.


Arada kendi kimliğini bulmaya çalışan vitrinler, lokantalar, saatçiler ancak yakın çevrelerine yansıtabiliyorlar varlıklarını cıva buharlı sarı ışığa rağmen.

Yollarda otomobiller farlarındaki ışığın rengiyle belli ediyorlar onca uzaktan iki bin öncesi ya da sonrası model olduklarını.


Kim bilir hangi varlıklı hanımın günlük kıyafetiydi, duvarda eski kilimlerin yanında boy gösteren.

Bilebilir miydi o hanım kendi göçüp gittikten sonra en sevdiği esvabının camekânlarda ulu orta sergileneceğini,


“Since 1920” köftelerimiz meydandan aldığı ismi senelerin tecrübesine eklemiş yabancılara servis yapıyor Anadolu’nun kekik kokan tepelerinde otlamış kuzuları, danaları.

Tarihin sayfalarında anlık zıplamalar yapabiliyorsun İstanbul’un sur içinde teknolojinin yeni olanaklarıyla çelik raylar üzerinde son sürat kayan elektrik tahrikli çevreci toplu taşım aracından dışarı bakarken,

Kah bir mezarlık, kah bir fastfood, eski bir kütüphane,ya da bir cafe, yan yana dizilmişler zamanın değişik kesitlerinden kopup gelerek


Yemiş yedi milletten insanlar buluşmuş Sultan Beyazıt’tan adına alan meydanda ondan bihaber,

Neden batıdan gelenler dolaşırken yukarıya ve çevreye bakarlar da doğudan gelenler yere doğru bakar bezgin bir ifadeyle geçerken meydanı bir baştan bir başa.

Öte yandan batılısı, doğulusu kaç kişi algılıyordur meydana bakan kaldırımda yürürken ayağı altındaki taşın tümseğiyle evrendeki galaktik sessizliği.

Ya da Süleymaniye’yi aydınlatan projektörün cıvalı halojeninden çıkan ilk fotonların Samanyolu’nda nereye ulaştığının kim bilincinde.

Ya da fazla uzaklaşmayalım, her sene küresel ısının artması nedeniyle kutup dairesinden kopan büyük buz dağlarının çatırtısını kim duyuyor.


Müşterisine sevimli gözükmeye çalışan ev yemekleri lokantasının tezgahtarı en şirin yüz ifadesiyle tabağa yüzyıllık kuru fasulye lezzet özetini koyuyor nasıl pişirildiğini bile bilmeden.

Öte yandan müşterinin gözleri, beyni fasulyelerin tanelerine kilitlenmiş değil buzdağlarının çatırtısı hemen önündeki caddenin trafik karmaşası bile umurunda değil.

Ayın ışığı beyazlatmaya yetmiyor göğe damgasını vuran cıvalı ışıkların sararttığı bulutları.

Saray burnunda denize vuruyor kubbelerin sarımsı yansımaları.

Çelik raylarda başlayan tur Karaköy’de sıcak bir çay bardağında tamamlanıyor tahta iskemlede nefeslenip Topkapı’yı izlerken.


Onca karanlıktan sarı ışıktan sıyrılarak gelen beyaz güvercin güzel günler fısıldıyor dervişe gül ve misk kokuları eşliğinde.


Sadece ikisinin bildiği dilde ve sadece ikisinin bildiği bir gelecekte.



25.11.2006

Karaköy, Sirkeci, Sultanahmet,

30 Aralık 2009 Çarşamba

Sohbet

Yer Mısır Çarşısının yan bahçesi,
Vakit tam Leonardo ustanın resim yapmak için tarif ettiği ideal saatler,*
Güneş ışıklarının günü terk etmeden önce bütün marifetini döktüğü, renklerin en güzel göründüğü zaman dilimi.

Kilim desenli masa örtülerine çarşının baharat ve nargilelerin tömbeki kokuları sinmiş.
Eğreti sandalyelerden bozma divan şark dekoru oluşturmaya çalışıyor beceriksizce.
İnce belli bardakta gelen demli çay Osmanlı haşmetiyle nargilesini tokurdatan dostumun sohbetine çeşni oluyor.


Sevgilisinin elini sıkı, sıkı tutarak yürüyen “belli ki tedirgin” yabancıya, ısrarla kartpostal satmaya çalışan bozuk şiveli vatandaşımın kültürel bozulmasını tartışıyoruz. Nedenini, nedenlerini.
Aslında altı yüzyıldır bizi terk etmeyen ama bizim ona sırtımızı döndüğümüz o koca Osmanlı güzelliklerinin taçlandığı İstanbul’un günümüz kesitinde.
Gelirken dost sohbetine, Yeni Camiin gölgesinde güvercinlerin kanatları arasından geçtim, belki bin yıldır aynı noktada kanat çırpıyor güvercinler nesil, nesil.


Kulağıma Osmanlı’dan, Bizans’tan hikâyeler fısıldadılar gizli, gizli tam yanlarından geçerken. Basamakları ve minareyi şahit göstererek.
Sanki anlamışlardı bizim bile o an gidişatını kestiremediğimiz, dost sohbetin nerelere geleceğini.
Ortamın acı manzarasını biraz önce çarşıdan ısrarlı birkaç satıcı barikatını aştıktan sonra alınan kayısılı, fıstıklı ezme şekerleme tatlandırdı.


Oysa bir gün önce sohbet ve kaygılar bambaşkaydı aynı zaman kesitinde İstanbul’un başka bir köşesinde.
Beyaz bir güvercini, kanatlarının sürüklediği gül kokan rüzgârı müjdeledi, kendisi görünmeden önce.
Geldiğinde her şey yerli yerineydi. Neşe, güzellik, sevgi.
Daha sonra müziği, çınladı görkemli Viyana saraylarının salonlarından, Johann Strauss’un narin vals tempolarıyla.

Beyaz güvercinle dost sohbeti nasıl olabilirse öyle oldu, o dinledi ben anlattım
Ben anlattım, o bir dala sıçradı neşeyle dinledi,
Ben anlattım, Gözleri buğulandı yüreği buruldu dinledi,
Ben anlattım o dinledi, sevindi etrafımda dolandı bir iki kanat hareketiyle,
Ne İstanbul’du konu, ne bozulan değerler,

Ne Osmanlı.
Sadece sevgi
Eğrisiyle.
Doğrusuyla.

Sohbet bitmeden kanatlandı güvercin,
İstemedi bitsin hikâyeler bir çırpıda,
Müziğini ve kokularını bıraktı bir sonraki sohbetin işareti olarak,


O kanatlandı uçuverdi Marmara’nın karşı kıyısına.
Ben anlatırken onu,
Ondan kalanlara…



25.07.2006
Eminönü


*Leonardo’nun notlarından
“Eğer istediğin zaman üzerini bir bezle örtebileceğin bir avluya sahipsen,
ışık mükemmel olacaktır;
onu tan yerinin alacakaranlığında, koyu bir havada,
modeli avlunun duvarına dayanmış bir şekilde resmet.
Akşam karanlığı düşerken, sokaktaki erkeklerin ve kadınların yüzlerini gözle,
ne tür bir alım ve yumuşaklık yansıtırlar?
Şu halde, ey ressam, duvarları siyaha boyanmış ve saçakların hafifçe örttüğü bir avlu edin.
On kulaç eninde, yirmi kulaç boyunda ve on kulaç yüksekliğinde olacaktır;
ve güneşli saatlerde üzerine çadırı ser; olmazsa, portreni akşam düşerken,
hava bulutlu ya da sisliyken yapacaksın, zira o zamanlardaki ışık kusursuzdur.”

Yazgülü

Brandenburg konçertolarının insanda uyandırdığı serin iç huzurunu hiç hissetmedi Yazgülü.

Bach ise zaten bilemezdi 250 sene sonra Kazdağı’nın bir köyünde yaşayan iri memeli, ana tanrıça gibi, sevecen, tıknaz, al yanaklı Yazgülü’nü.



Onun içinde başka serin esintiler vardı, Kazdağı’nın karlı tepelerinden, kuzuların seslerinden,

Klavsenin çınlamaları Yazgülü’nün o renk, renk, kat, kat eteğindeki pulların seslerini çağırıyor anılardan.

Yazgülü renkleri korkmadan yan yana getirir, yeleği, şalvarı, kuşağı.

Yazmasının kenarından çıkmış kırlaşmış ama kına kızılı örgülü saçları

Hafif çekik gözü devamlı hareketli, kocaman bez bir bebekti o sanki.


Anlatır dereden tepeden keçiden, ördekten serin dağ kokan hikâyeler,

Hep hareketlidir eller, hep bir müzik vardır Yazgülü’nde,

Kollarında taşır ailenin servetini, şekilsiz, inceli kalınlı bir dizi altın bilezik,

Sanki öyküye eşlik eden bir temaydı şıngırtısı

Sadece onlar değildi serveti,

Boynunda kırmızı kurdeleye dizili altın liraları gelinliğinden,

Bir de şuh kahkahasını gizlice süsleyen altın azı dişi.


Yazgülü, sesli, renkli, parıldayan, yaşayan bir Tanrıçaydı,

Bach tanısaydı kesinlikle kullanırdı bu tınıları.


Her gelişinde bir şeyler çıkartırdı o boyutu ve bağlama şekli hiç değişmeyen küçük renkli bohçasından,

Ya bir çam sakızı mis kokusuyla, hiç benzemez şimdi marketlerde satılanlara.

Ya da çiğ sütten bir topak peynir “babamdan gizli”.


Hiç kesişmediler Bach’ın Brandenburg konçertoları ve Yazgülü

Benim anılarım dışında,

Az önce yine Bach dinlerken kalemden kâğıda aktı sanki.

Kim bilir belki bu anı bekledi onca zaman şarap gibi anılarımın fıçısında.


Belki dün gördüğüm bir başka gül hatırlattı o doğal güzelliğiyle,

Çocukluğumun İnanna’sı, Kibele’si, Venüs’ü

Yazgülü’nü

17.07.2006

Fındıklı



Bu satırları 2 sene önce yazdım,

Yazgülü’nü ise kırk sene önce tanımıştım, duydum ki hayatta ne kadar sevindim anlatamam.

Yazgülü hala aynı Yazgülü.


Yazık ki ne güller görüyorum 80 sonrası kuşakta özgürlüğünü bağnaz bir söyleme inanıp “okumadan incelemeden dinin güzelliğini görkemini”

Medeniyetin ışığına örtüyor gözlerini, zihinlerini.


Bildiğim bir şey var ki insanlık tarihi binlerce yılla ifade edilir,

Bu örtü şunun şurasında var olalı 30 senedir.


Neticede akıl galebe çalacak.

Yazgülleri açacak.

Yazgülleri tıpkı binlerce yıl önce olduğu gibi, yine ışık olacak,


Ben inanıyorum

Bu sene 8 Mart’ı çok önemsiyorum.

Sevgilerimle

Murat Bakış.

08.03.2008

Mimar Sinan Ve Osman Hamdi

Yılların anısını taşır bu iki salon, her sabah erken saatlerde makinelerle silinir yıllanmış Marmara mermeri kaplı zemini. Öğrenciliğimde arapsabunu ve talaşla temizlenirdi, o temizlik kokusunu hep hatırlarım. Tek değişmeyen iki salon arasında o bitmeyen insan trafiği ve arada bir de olsa sırtının kamburunu çıkartarak kapı pervazına sürtünen sevimli kedileri.



Çok değil daha bir ay önce batı koridorunda final öncesi son hazırlıklar için elinde notlara bir bakıp peşinden gözler kapalı içinden tekrar ediyordu Eren.
Maketini hasarsız teslim etmek için son gayretini harcayan, iki gündür uykusuz gözleriyle, ders notlarını ezberlemeye çalışanların arasından değmeden geçmeye çabalıyordu Vedat.
Oysa şimdi sessiz, hatta biraz loş, ışıkları kısmen kapatılan aynı koridor.



Kendisini yeni döneme hazırlıyor bir yerler, koridorun bilinmeyen uzantısından gelen çekiç ve murç sesleri Mimar Sinan salonunda yankılanıyor.
Doğu koridorunda yere naylonunu seriyor boyacı Ahmet, Marmara mermerini lekelememek için. Bir yandan da boya tenekesini hazırlamış, temizlik ve aydınlığın simgesi beyaz boyasını birazdan kendisi için sadece duvar olan ama benim için onca yılın anılarının saklandığı, kim bilir kaç kere önünden geçerken gözümün takıldığı yüzeye.
Hatırlayamıyorum bu yüzeyi kim hangi hatırlanamayan mimar oluşturdu yılların birikimi ile, Cemile Sultan Sarayı yapılırken



Aslında bizler de birer yüzey tasarımcısıyız dar anlamda bakarsak. Hep bir yüzey tasarlarız kah tek başına, kah başka yüzeylerle arakesitler oluştururuz. Mısır’ın Nil deltasında binlerce yıl önce konmuştur kullandığımız geometrinin kuralları.



Bu yaz lisesinden mezun olan İdil, iki ay sonra yapılacak olan sınava hazırlanıyor Beyoğlu’nun eski bir hanında gittiği resim kursunda. Henüz sadece önündeki sınavı kazanmayı düşünüyor. Hayatının son altı yılı sınav kazanma telaşıyla geçmiş. Ne Osman Hamdi’yi tanır ne Mimar Sinan’ı ne de hatırlanamayan mimarın o yüzeyler senfonisini.
Nil’den gelen geometrinin kurallarını, onca sene yapışan sınav geçme dürtüsünü üzerinden atmadan algılayamayacaktır.



Ancak onu algıladıktan sonradır ki yüzeyler, arakesitler, renkler senfonisini izleyip öğrenebilecek İdil.
Osman Hamdi ve Mimar Sinan salonları arasına daha çok gidip gelecek. Bir doğu koridorundan, bir batı koridorundan.
Ve daha çok anılar birikecek Marmara mermerinin derzlerine, duvar yüzeyindeki boya katmanlarının arasına İdil’in, Eren’in.



13.07.2006
Fındıklı

28 Aralık 2009 Pazartesi

Posta Pulunun Damgası

Bir posta pulunun üzerindeki damganın kalınlığı ölçülebilir mi?
Sanırım günümüz teknik olanaklarını göz önüne alırsak mümkün.
Peki, bunun pratikte insana ne faydası var? Ne işine yarar?

Evrenin zamandaki yolculuğunun farkına varmamıza desem…

Şöyle ki,

Zaman elle tutulan bir kavram olmadığından algılanması zordur.
Hele de milyon yıllar içeren cümleler kuracaksak, bu algılama sınırlarımızı oldukça zorlar.
Bizim de o zaman yapmamız gereken bu ölçüyü, başka bir birime yatırmamız, taşımamız olacaktır.
Tanıdığımız gördüğümüz bir birime.
Metrik sistemde uzunluk ölçüsüne…

Artık bütün bilimsel çevrelerce kabul edilen ve zaten inanç sistemlerinde de bütün kitaplarda belli bir sembolizma ile yazılan o ilk an, ilk patlama, “ ol” dendiği andan, Galaksimiz Samanyolu’nun oluştuğu zamana kadar geçen süreyi metrik sistemde bildiğimiz bir boyuta oturtursak örneğin “Uludağ’ın yüksekliği” diyelim. (Uludağ’ın deniz seviyesinden tepe noktasına kadar olan yükseklik.)

Samanyolu’nun oluşumundan Güneş sistemi, gezegenler ve tabi Dünyamızın oluşumuna kadar geçen süre de metrik olarak Sultanahmet meydanındaki dikili taşın yüksekliğine yakın bir ölçü olacaktır.
Dünyanın oluşumundan yaşamın başlamasına kadar geçen süre de metrik olarak yeni metal 1TLnın kalınlığı kadar olacaktır.
Yaşamın başlangıcından modern insana kadar geçen süre “söz konusu olan bütün canlı hayatın evrimidir” bu yeni liranın üzerine konacak olan bir posta pulunun kalınlığı olacaktır.

Bakın nerelere geldik
İşte o pulun üzerindeki damganın kalınlığı bir insan ömrünün göreceli olarak “metrik” karşılığıdır örneğimizde.

Gelelim eskilerin deyimiyle “kıssadan hisseye”.

“Uludağ’ın heybeti yanında pulun damgası nedir ki?” diyeceksiniz.
O pulun damgası biziz, sizlersiniz.
O damgalar üst üste ekleniyor da pulun kalınlığı oluyor.
O damgalar evrimleşiyor da bir hücre ile başlayan yaşam ilerliyor bize “insana“ ulaşıyor.
Konuyu biraz daha açalım ve deşelim.

Bu kadar geniş bir açıdan tüm evrene bakınca şunu diyebilir miyiz?

“Bir insan ömrü, bir damganın kalınlığı olarak önemsiz olabilir ama biz bu evrim sürecinin bir halkasıyız. Bu nedenle;
Birey olarak anlamasak, algılayamasak da belli bir hakikate doğru gidiş vardır ve evrim devam etmektedir.”“

Bence deriz.
Hatta şunu da eklemek hiç yanlış olmaz.
Evrimdeki atlamaları, aşamaları bu zamana kadar güçlü olanlar kazandı.
Artık değişti.
Evrimin bundan sonraki aşamasına güçlü olan değil bilinçli olan, aklını dirayetle, kararlılıkla “hikmetle” kullanan geçecek.

Evrimin bu aşamaları yeni nesillerle yani yeni doğanlarla genler ve birebir bilgi aktarımı ile olacaktır gen aktarımına erkek ve kadınların katkısı eşittir ancak 0-3 yaş arası bilgi ve bilinç aktarımı için en önemli yaş olduğu bilimsel olarak da kanıtlanmıştır.
Bu noktada ortalamalara bakınca da kadınlar erkeklere oranla bu süreçte çocuklarıyla daha yoğun olarak birliktedir.
Diyeceğim o ki.
Hanımlar…
Dostlarım
Her konuda bilinçli davranın, aklınız her işinizde, her adımınızda yolunuzu aydınlatan nur olsun.
Siz öncelikle çocuklarınıza doğru düşünmeyi aktarın ki kadına, kendi eril iktidarları için gem vurmaya çalışan erkeklere ve onlara “maalesef” uyan kadınlara engel olun.
Aklıyla hareket eden bilinçli erkekler de her zaman yanınızdadır. Bundan şüpheniz olmasın.

Bir pulun damgasından nereye geldik.

Sevgiyle.
Murat Bakış.


08.Mart.2009
Fındıklı

Kum taneleri


Her yeni yıl, yorgun bir sürecinin ucuna eklenir yeniden başlanıp bitirilsin diye,
Zaman, bir kum saati gibi tasarlanmış kadim bilgelerce.
Bir hazneden diğerine akan kum taneleri belirlemiş, ânın akışını.
Belki de bu bitiş, başlangıç döngüsü o tasarımdan kaynaklanıyordur, bir hazneden diğerine aktarıldığı için.

Biten bir şey yok da, sadece devinen, değişen, evirilen bir olgu var aslına bakarsak.
Ya da başka bir tarifle “madde enerji arasına kuantik boyutlarda, bir diğerine yapılan yolculuğun bir arakesiti” olmasın “zaman” diye tasarladığımız.

Hayyam şu kadehten şarap içeli 1000 sene olmuş.

Kim bilir kaç kum tanesi eder?

Ben sıcaklığını hissediyorum elinden kadehe geçen, fısıldadığı kelimeler henüz havada dolaşıyor gül yüzlü aşkıyla birlikte aynı kadehi yudumlarken.

İskender biraz önce geçti şu tepeden, daha yolu çok Hindistan’a kadar kendi hesabına göre.
İlk, İskender dünyayı küçülttü bence avucuna sığdırdı.
Zamana, boyuta karşı dimdik durarak.

Olan bitenin biz ne kadar farkındayız onca deneyimden sonra, Hayyam’dan ya da İskender’den bu zamana.
Farkında mıyız doğa ile giriştiğimiz anlamsız bilek güreşinin,
Sanki yenebilecekmişiz gibi.

İskender onca dağ, tepe dörtnala doğuya gittikten sonra, ölmeden vasiyetini şöyle yazdırmış;
Öldüğümde ellerimi tabutumun dışına çıkartın ki öbür dünyaya bir şey götüremediğimi görsünler

Bizim hırsımız nedir?
Neden! bir insan, ömrü boyunca istese de harcayamayacağı bir servet edinme peşine düşer.
Neden! bir insan kendi koşma hızının yüz katına, bin katına ulaşmaya çalışır.
İhtiyacının on katı fazla protein, elli katı fazla kalori alır.
Neden! bütün “sözde” bilimsel çalışmalar bu anlamsız hedeflere kilitlenir?

Doğanın dengesi izin verir mi buna? Milyar yıldır durmadan dönen hakikatin çarkı.

Kim bilir kaç kum tanesi eder?

Hani zorlasak en fazla yüz yıllık bir insan ömrü için yörüngesinden kaydırılabilir mi o çark?
Olası mıdır en küçük bir fay hattını durdurmak ya da tsunamiye engel olmak?

Şunun, şurasında kaç kum tanesi düştü ki, tarihin başladığı “ân” dediğimiz Sümer’de yazılan ilk kil tabletten bu güne?
Sfenksin aşınmadan önceki halinden bu güne kaç kum tanesi düştü ki, evren boyutunda düşünürsek zamanı,

Ne var elimizde anlamsız metalleri, bol sıfırlı kâğıt parçalarını bir yana bırakırsak.

Hermes’ten bu zamana dikkatle aktarılan bilgiyi ne kadar bozmadan taşıdık?
Platon ya da İbn-i Sina kadar özenli miyiz, Hayyam kadar içten?
Kalanı da ne kadar kusursuz aktaracağız bir sonraki nesillere, biz kıymetini bilemedik belki bilen bir nesil gelir diye.

Kutuplarda buzullar erimeden, yağmur ormanları tükenmeden,
Kim bilir kaç kum tanemiz kaldı?

Kendi var oluşumuzu, yok oluşumuza endekslediğimizi kaç kum tanesi sonra farkına varacağız?
Kaç kum tanesi kaldı gerçekten bilen var mı?

Dilerim Sümer’de yazılan o ilk kil tabletten bu zamana yarısından azı dökülmüştür öbür hazneye.
Ve dilerim artık kalan kum tanelerinin kıymetini anlamaya başlarız.

24.Aralık.2006
Fındıklı