13 Şubat 2012 Pazartesi

Kar Taneleri


Hiç düşündün mü?

Kaç kar tanesi düşmeli, bütün İstanbul’u  1cm kar kaplaması için?
Kaç minik kristal dal oluşur bu düşen kar tanelerinin tamamında?
Kaç dakikada iner doğduğu buluttan ayağının bastığı kaldırıma?
Kaç santigrat derecede olması gerekir o sırada kaldırım ve hava?

Hiç düşündün mü?

Onca yükseklikten yere inene kadar kaç tanecik birbiri ile birleşir?
Neden tepelere çok yağar da deniz kenarına az?
Wilson Bentley kaç sene aramış? Resmini çektiği ilk kar kristalinin eşini!
Daha sonra kaç resim çekmiş farkedince kar kristalin güzelliğini?

Bıkmadan dere tepe gezindi, fakirin elli yılını aldı bulmak “eşini” seni.
Bıkmadan dere tepe gezindi Wilson aynı sürede toplam 6,000’den fazla resim çekti
Benim kadar şanslı değildi, yoktu kristallerin bir eşi benzeri, tıpkı senin gibi
Olmadı, olmayacak binlerce yıldır yeryüzüne düşen, düşecek kartanelerinin eşi

Yorulma birtanem ben araştırdım;

Bilgeler söylemş yazmış, eni konu 4milimerte kare bir kar tanesi
Bir metrekare için tam 250.000 kristal bir araya gelmeli
Kabaca desek 1 milimetre  için üst üste 4 kristal düşmeli
Metrekareye 1 santim kalınlık yapması için, 10.000.000.kristal birikmeli

Dokunmaz kristallerden hiç biri, bir diğerine doğumundan değene kadar senin eline
Erimemesi için kristallerin, hava ve bastığın kaldırım olmalı -3 ile -8 santigrat derece
Ölçebilen olmadı kaç dakika eder, doğduğu buluttan süzülerek gelip yanağında eriyene

Yaklaşık yarım kilo yaparmış 1 metrekaredeki 1 santimlik kar tanecikleri
İstanbul var 5,343 kilometre kare bu da  eder 5,343,000,000,mertekare
İstanbul’un tamamına gökten 5,343,000,000,000,000. adet kristal düşmeli
Erimeden kalmalı ki 1 santim kar olsun denizden tepeye sen göresin diye

Oysa nurtanem, 1 santim karla ne kartopu oynanır, ne de yapılır kardan adam.
Ne de o kadar adet kar tanesi yetebilir anlatmaya sana, senin bendeki kıymetini,

Neye yaradı o zaman? Zaten altı üstü 1santim kar diyeceksin
Düşün hangi şartları bir araya getiriyor doğa o 1 santim oluşturmak için,
Düşün  ki tüm İstanbul’a yağan 1santimlik kar tamamı 5,343.000. ton
İstersen eğer bununla yaparım bir şeyler, toplarsam hepsini bir araya 

İstersen bir kardan şato, içinde tüm eşya kardan, bahçesinde muhafızlar kardan
Bir bakmışsın kardan bir dünya olmuş içinde yaşayan bir sen bir ben ve diğerleri
Bir bakmışsın yıllar sonra bir kitapta resmetmişler bu hikayeyi.
Sonra “Bir fakir vardı bir santim kardan, sevdiği için bir dünya yarattı” diye okur biri,

Bir sevdiğine masal gibi.

Murat Bakış
31 Ocak 2012
Fındıklı


9 Kasım 2011 Çarşamba

Anılar


Insan görmeye, dokunmaya, kokusuna alıştıklarından uzak kalınca;
Anlamsız ve keyifsiz bir boşluk denizinde yelken açar anılara
Onlarla tamamlamaya, yakalamaya çalışır görüntü, temas ve kokuları
Ancak hiç başarılı olmaz “mış” gibiler, gerçekleri kadar.


Hafızada, böylesi yanlızlıklar için mi saklarız özenle onca anıyı,
Anı sadece bir hayali görüntü,
Olsa olsa bir kaç da mırıltı, hoş seda tarzında hava asılı
Belki sadece onlarla geçmişe yolculuk yapabiliyoruz, gözler bir noktaya takılı.


Bir daha mümkün mü? Görmek Can’ın ilk karnesini aldığında gözündeki pırıltıyı,
Kalp atışları timpaniye taş çıkartırcasına gümbür gümbür.


Mümkün mü? Gözünü gözüme yaslayıp da içime bakan Cem’in bende gördüğünü
Benimse onda gördüğümü bir daha görebilmek, anlatabilmek bir başkasına


Mümkün mü? Okuduğum o kitabı unutmak.
Unutulmaz kılan göğsümde uyuyan küçük meleğim, Selin’imdi
Daha bir yaşında var, yok en sevdiği küçücük bedenine göğsümü döşek etmekti.


Mümkün mü? Hissebilmek yeniden küçük güvercinin avuçlarda bıraktığı o inanılmaz yumuşaklığı,
Alhambra’nın loş koridorlarda dolaşmak, gitarın tınılarıyla misk kokuları eşliğinde,


Işte böyle oluyor yalnız kalınca.
Odanın duvarları kayboluyor, kalan sadece zemin, ayağının bastığı nokta.
Bir anda görüntüler, tınılar, mırıltılar anaforu sarıyor etrafını.
Yapabileceğin kapabilmek sadece o anafordan bir, iki ufak parça

O da eski cevikliğin kaldıysa.


09 11 2011
Fındıklı

24 Ocak 2011 Pazartesi

Galata Kulesi



İnsan görmek isterse detayları, zaman ve mekânın kapıları adına kadar açılır önünde birer, birer.
Çoğu göz görür mü bilmem, günlük koşuşturma esnasında,
Tophane’de eli çekiçli emekçi heykelini, şimdilerde kalan beton ve demir kalıntısına bakarak.
Yıllar öncesinden bilirim elindeki çekiç kırılmıştı defalarca, şimdi kafaları içten ve dıştan örtmeye çalışan zihniyet tarafından, sırf orak çekiç birlikteliğini çağrıştırdığı için.
Yol boyunca sıra, sıra yapılar arasından mimari ve görsel gürültüye meydan okuyor eski mabetler o vakur duruşlarıyla,
Osmanlı daha İstanbul’a gelmeden temellerinin atıldığı geometrik noktadan.
Etrafına perdeler örmüş raşitik binalarla yine o aynı zihniyet.
Sanki görünmesin diye,
Bilemezler ki ne kadar örtseler zamana ve mekâna meydan okuyan gözler, gönüller görür her bir taşını ilk günkü pırıltısıyla.

Sorarım, hangi zihniyet asırlık eğitim kurumunun tam da arka sokağına, bir başka sözde “eğitim” evlerini sıralamıştır?
Sokağına seğirten gençlerin yüzünden açlıkları okunuyor. Hepsinde aynı çapkın gülümseme belki de bir kaçı ilk “çapkınlığını” yapacak ve kesinlikle düzeltemeyecek bundan sonra karşı cinsle olan münasebetini, bakış açısını.

Muhtemelen çevrelerindeki kadınlar kapattıkları için saçlarını, yüzlerini ve dahi ellerini.
Burada onları ve dahasını görebilmek için koşuyorlar, kırlarda gezeceklerine şu güneşli tatil günü, yanakları al al…
Derler ki “en eski meslek” katılmak istemiyorum bu görüşe zira Muazzez’in çivi yazılı kil tabletleri başka öyküler anlatıyor binlerce yıl geriden.

Galata bankerlerinin görkemli taş binaları el değiştirmiş kimi bakımlı zamana meydan okuyor,
Kimi bakımsız hayata küsmüş, yeni sahiplerinin zihniyetlerinin aydınlanmaya örtülü olup olmadıklarıyla bağlantılı olarak.

Tatil günü diğer günlerin aksine bom boş olan yokuş.
Kendi eğimiyle su misali yönlendiriyor beni halicin eski, sallanan dubalar üzerindeki köprüsü yerine yapılan, her iki tarafından sarkan misinalarla bir tül gibi süslenmiş yenisine.
Bu sefer farklı tarafından geçiyorum eski İstanbul’a yıllar geçse de, değişse de materyali, formu.
İnsan seli ve çeşitliliği hiç değişmeyen yüzlerce yıllık geçiş yerinden.
Yeni köprüden ve bu kez hiç sallanmadan.

İşte o zaman bu yürüyüşün son noktası olan kuleyi gözüme kestirdim geriye baktığımda.
Cezbediyor İstanbul’un eski meydanları, mekânları, binaları anlatıyorlar bana üzerlerine sinmiş tarihi anıları, hiç kimsenin duyamayacağı farklı frekanstaki fısıltıyla.
Mısır çarşısı kapıları kapalı dahi olsa, son görüşmemizden bu yana olanı biteni anlatıyor aynı fısıltıyla.
Akasyayı, beyaz güvrecini, aşkı, coşkuyu hasreti hiç bitmeyen, bitmeyecek efsaneyi.

Ben yürüyorum o fısıldıyor.
Ben duyuyorum sadece onca kalabalık içinden.
Avludaki anaforun çekim gücü çağırıyor bir yandan, aylar öncesinin anıları,
Tekrar canlanıyor avlunun sihirli atmosferinde.

Yol adımlarımı yakaladı hemen, Sirkeci üzerinden köprüye geri dönüş. İşte az önce kısa süre göz kırpıştığımız kule artık bana bütün dikkatini yöneltti.
“Gel sana anlatacaklarım var Cenevizlilerden bu yana”
Dinleyeceklerimin heyecanıyla nasıl çıktım yüksek kaldırımı bilemiyorum ve işte önündeyim İstanbul’un en eski şahitlerinden birinin.
Koskoca taş kule bütün şefkatiyle beni kucaklıyor.
Meydan söylediğine göre koca şehirde geometrisi en az değişen tek yer.
Devam etti “en az ikiyüz yıldır güneşin gölgesi aynı saatte aynı yere vuruyor değişmeden”.
Eski meydanda yenilenen bir köşede eski usul yemek yapan eski usul çay demleyen bir lokanta buldu ayaklarım oturdum dışarıdaki tek masasında.
Bir yandan çayımı yudumladım bir yandan güneşin izini izledim değişmeyen duvarlarda Öte yandan sadece benim duyduğum fısıltılarla kule anlatmaya başlıyor doğumundan bu güne olanı biteni.

Yine güneş terk ediyor meydanı, çaylar içildi birbiri ardına, belli ki bir güne sığmayacak kulenin öyküsü


03.Şubat. 2008
Galata

30 Ekim 2010 Cumartesi

MARTILAR

Az önce yanımdan geçen martı kanadındaki damlacığı vapurun soğuk camına bırakıyor
Damla bir mercek gibi senden gelen sevgi mesajını cama yansıtıyor Üsküdar'ın ters dönen siluetinde.
Kimse anlamadığı,
Bir tek benim okuyabildiğim.

Daha sonra makine dairesini sarsması ve rüzgârın da etkisiyle senden gelen bir önceki mesaj damlacığına birleşiyor bir yenisi,
Cümleler dizelere dönüşüyor.
Ne güzel şeyler yolluyorsun, ne kadar zarif, bir o kadar da sıcak

Yer çekimine yenik düşen iri damla süzülüyor yavaşça, arzın çekim merkezine doğru.

Bu sabah kahvaltım yine bir simit ve bir bardak sıcak, şekersiz çay.
Dilimde kalan lezzeti, kötü bir kesmeşekerle bozmak hiç istemedim “yaklaşık 25 senedir”.
Çayın damağımda bıraktığı burukluk, taze simidin kokusu senli anlara göndermeler yapıyor.

Vapur sanki bir bilinmeze gidiyor, her günkü bildiğim rotası üzerinde,
Martılar hala damlacıklar bırakıyor cama, önceki dizeler süzülürken yenileri oluşuyor,
İstanbul'un bir başka siluetinde.

Yuvarlak masanın öbür yanında oturan kır saçlı Bey, cebinden küçük, kırışık, katlanmış kâğıtlar çıkartıyor, sıralıyor düzelterek.
Küçük anlamlı notlar besbelli kendince,
Yemek 15.YTL
Dolmuş 3.YTL

Daha yeni almış 250 kontör besbelli, üzeri kazınmamış,
Kâğıdın boş yerini yırtarak ayırıyor, kendince önemli notlardan.

Aslında fark etmiyor, onu izleyip küçük sarı kartonlarıma not aldığımdan habersiz

Anılarımda öyle bir an işte İstanbul'un kır saçlı, orta halli, Tonton Beyi
O da benim gibi bir çay bir simit istedi, kahvaltı zevkimiz tutuyor demek.

Hava dışarıda griye çalıyor Haydarpaşa iskelesine uğradığında.
Kim bilir ne anılar birikti çıkış merdivenlerinde, anıtsal Garın
Kaç el dokundu yapıldığından beri gişedeki pirinç korkuluğa bilet kuyruğunda beklerken.
Önünde oturup da kaç kişi sindire sindire çay ve simitle kahvaltı yaptı ben ve Tonton Bey gibi


Ve nihayet Kadıköy'e yanaşırken vapur, eski İstanbul'un siluetinde,
Bu sabah senden gelen son dizeler süzülüyor camdan,
Bir tek benim okuyabildiğim.

14.03.2007
Kadıköy

8 Ekim 2010 Cuma

YOL


Biliyor musun?
Yollara düşsem diyorum,
Taşıyabileceğim kadar mal, erzak, ne gerek varsa fazlasına.
Derler ya ” bir hırka, bir çıkın, bir çarık “ hani o kadar.

Uğrasam sırasıyla eski dostlara,
Kudüs’te Tapınağın kalanına, Süleyman’dan.
Oradan geçsem Gizza’ya, Kofu da anıları tazelemeye,

Santorini'de gün batımı Bach eşliğinde, kesinlikle bir kadeh şarapla.
Rodos’un dar sokaklarında lavta sesleri, eski kardeşlerden kalan taş binalarda,

Ver elin Malta, yeğeni ziyarete.
Büyümüştür görmeyeli, var belki iki yüz sene.


Biliyor musun?
Bundan on yıl sonra belki yirmi, çoluk çocuğa karıştığında diyeceksin,
“keşke ben de gitseydim o gün” muhtemelen kocanla didiştikten sonra,

Böyledir hayatın cilvesi, böyle zamanlarda karar verebimektir,
Anlatabilmektir yaşayacaklarını, cesur kararlardan sonra.
Belki on sene, belki yirmi.

Haydi! Ne duruyorsun?
Tut elimi yol uzun, hikâye bol,
Al çıkınını





4 Haziran 2006
Fındıklı

27 Ağustos 2010 Cuma

Dolunay, Şarap ve Kelimeler


Dolunay bir gece önce arzın gölgesinde hapsolmuşluğun hırçınlığıyla döküyor tüm nurunu Marmara’ya.
Masamda projemin kıyısına sıralanıyor kelimeler, şarap ve mumun düetinde.
Az evvel cetvelin boyunduruğunda düz hatlar çizen kalem, bir dansçı edasıyla süzülüyor hakkını verircesine bu armoninin.
Şarap, dil ve damak arasında, onca zaman bir sır gibi sakladığı meşe fıçıların aromasını bırakıyor, bir hediye gibi.
Teşekkür edercesine, hapsolduğu şişeden çıkarttığım için.

Bu gece hapsolmuşların tutsakların, özgürlük ritüelini yaşıyorum.
Marmara da mehtap,
kadehte şarap,
kağıtta kelimeler,

mum ve kalemin şahitliğinde.

Sönmeseydi ışıklar,
Olmasaydı tutsaklığı dolunayın bir gece önce,
Şarabın şişede, kelimeler beynimde onca zaman.

Ne bu yazı olacaktı,
Ne de sen okuyabilecektin...

22 Ağustos 2010 Pazar

Avlu

Avlunun kuzey doğu kapısının açık olan kanadı, tam altıyüz yıllık bir zaman tüneli oluşturuyor. Bulunduğum nokta ile gördüğüm nokta arasında.

Tüm ağırlığını tek bir mil vasıtası ile mermer zeminde gömülü demirden yapılmış yatak üzerine odaklamış ve yüzyıllardır kusursuzca çalışan kapı.
Zaman koridorunun öbür ucundaki teknolojinin son noktası görkemli yolcu gemisinin görüntüsünü, ahşap geçmeli, sade geometrik motiflerle bezeli kapalı olan kanadıyla maskeliyor.

Açık olan kanadın aralığından insanlar, güvercinler girip çıkıyor zaman tünelinden geçtiklerini bilmeden.
Gelen güvercinler konamadan bir yere şadırvanın üzerinden yükseliyorlar göğe,
Eminim altı yüzyıl önce insanlar güvercinlere bunca zorluk çıkartmamışlardı tanrının evinde.
Son birkaç on yılın ürünüdür revak altındaki demir kuşakların üzerindeki uzun metal dikenler, tünemesinler diye güvercinler.

Aslında aynı mesafedeyiz yaratana biz ve güvercinler. Benim pergelimle ölçünce,
Hatta biraz daha yakın tertemiz yüreğiyle onlar, aklında bin bir düşünce ile kubbe altında secde edenlerden.

Güvercinlerin tek huzurlu anları Mısır Çarşısına bakan merdivenlerin önünde yem satan ihtiyarların, birkaç metre çevresinde kendilerine yem atan çocuklarla yaptıkları kaçma kovalama oyunu.
Yerdeki darılar bitince duvar üzerindeki küçük çıkıntılara sığınıyorlar bir dahaki küçük tabak dolusu yem yere serpilene kadar.

O kısa zamanda bile yanına tüneyen dişi güvercine kur yapmadan duramıyor göğsünü kabartan yakışıklı,
Kabarttıkça güneşin ışıkları renk oyunları yapıyor yansımalarıyla tüylerin arasında.

Avlunun yıllardır basıla, basıla aşınmış en çok yürünen güzergahı, mermer zeminde avluya ilk gelene bile yol gösteriyor
Önce şadırvana, sonra cümle kapısına.
Bu güzergahı izlerken şunun ayırtına varıyorsun ki güvercinler altı yüzyıl önce bile daha ayrıcalıklıymış kadınlardan.
Sadece erkeklerin kullanımına göre tasarlanmış dantel gibi işlemeleriyle güzelim şadırvan.


Zaman tünelinde bir kıpırdanma oluyor belli belirsiz,
Teknolojinin son noktası gibi duran geminin siluetinin içinden, bembeyaz bir güvercin süzülüyor avludaki kaosun içine.

Kanatlarının süpürdüğü hava gelişini haber veriyor, geçen gelişinde olduğu gibi.

Birden duruyor zaman.
Havada asılı kalıyor diğer güvercinler,
Koşan çocuk, resim yapan ihtiyar,
Az önce serpilen darılar tek, tek havada donuyor merdivenlere düşemeden.

Bir tek onun kanat sesleri yankılanıyor, o mutlak hareketsizlik ve sessizlik içinde.
Yalpalayarak süzülüyor, belli etmemeye çalışsa da kanatlarına aldığı darbeleri.

Avucumda sevgi ve şefkat darıları onu beklermiş demek aldığımdan beri ihtiyardan.
Kondu yanımdaki taşa, donan zamanın sessizliğinde, anlattı tek, tek burkulan kanadını yaralanan yüreğini.
Hangi kokuşmuş beyin hangi taşlaşmış yürek, ne isteyebilir ki kanadından, yüreğinden, küçücük güvercinin.
Koca avluda zaman bile durdu sırf yesin darısını rahatsız edilmeden sakince mermerin üzerinde.

Avludaki mutlak hareketsizlik ve sessizlik içinde üç hareket vardı.
Biri sevgiye aç güvercinin korkmuş yüreği,
Diğeri güvercini sıcaklığı ile bunaltmamak için santim, santim ufka yaklaşan ve yaklaştıkça Leonardo ustanın ideal saatlerine göndermeler yapan güneş.

Bir diğeri de kırılan dalının acısının farkına bile varmadan yüreği güvercinin yüreğiyle atan koskoca Akasya, avlunun hemen yanı başında.

Kim bilir kaç buruk yüreği dallarlıyla sarmaladı olduğu yerden altı yüzyıl boyunca,
Kaç güvercine yuva oldu kanadı iyileşene, gökyüzünde özgür olmanın sevinçten takla atışını görene kadar.

Güneş yavaş, yavaş bir sonraki durağım Süleymaniye üzerinde kayboldu.
Ufukta son ışık huzmesinin sönmesinden hemen sonra zaman tekrar akmaya başladı,
Havada donan darılar merdivenin basamaklarında sekti tek, tek.
Koşan çocuk annesine sarıldı havada yüzlerce kanatın çırpınmasından ürkerek,
Yaşlı adam kara kalem resmine devam etti sabırla geçen onca süreyi fark etmeden,
Zaman tüneli yine yerli yerinde, bir tek benim görebildiğim,
Şadırvanda sular akıyor yine, sadece erkeklere mahsus tasarımıyla.
Güvercinler yine kısıtlı alanda, zoraki mutluluklarını yaşıyorlar merdivenin önünde, basamaklarda.

Beyaz güvercin mi?
O akasyanın güvenli dalları arasında bir tek güneş biliyordu hangi dalın, yaprağın berisinde, tam nerede olduğunu.
O da az önce kayboldu, sırların en büyüğüyle
Güvercin güvende olsun diye.

30.07.2006
Eminönü